Pazar…

Her yerden sesler yükseliyordu. Kimi elindeki baharatın ender oluşunu, kimi acem diyarından getirdiği kumaşın ne kadar güzel, ne kadar yumuşak olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kalabalık içinde ilerlemeye çalışanlara, en iyisini en uyguna nasıl alabilirim düşüncesiyle etrafa bakınır vaziyette ağır adımlarla ilerleyenler ve durup uzun zamandır görmediği ahbaplarıyla sohbet edenler eklenince bir curcuna kaçınılmaz olmustu. Bütün bu karmaşada köşesine çekilip başını sağ elinin içinde uzaklara dalan küçük çocuk gözlerden uzak dünyasında geziniyordu.

Uzak diyarlardan getirdiği sulu meyveleri satmaya çalışan pazarcı, bir taraftan güneşin en tepede olduğu bu saatte kavuran sıcağı bahane edip onlari nasil methedecegini bilemiyor, abarttikca abartiyordu. Çocuk, kırmızılı, yeşilli meyvelerin tezgâhın üzerindeki rengârenk ve çekici düzenine mi yoksa sulu ve iştah açıcı hallerine mi daldı bilinmez, hep oraya bakıyordu. Sanki gözlerini alamıyor gibiydi.

“Uzun, upuzun bir ağaç var da dallarına uzanamıyorum sanki” diye geçirdi içinden. Belli ki cani çekmişti.

Güneşten parlayan, insanların gözünü alan çelikten zirhi vardı kırmızı elbisenin üstünde. İslemeli kılıcı, bıçakları bir asaleti simgeler gibi gorunuyordu. Onu görenler bir bir ellerini gözlerini güneşten korumak için yukarı kaldırıyor, iyice seçmeye çalışıyorlardı. Sonra bir şaşkınlık mı yoksa saygı hissinden mi bilinmez bir utanma duygusuyla ne yapacaklarını şaşırıyorlardı.

Herkes atin geçtiği yolu açıyor, kimi pesinden gidiyor, kimi dua ediyordu. O ise her birine gülümseyen gözlerle tek tek selam verip miğferini başından çıkarıyordu. Sanki bir kral şehrin kapısından zaferle döndüğü seferden giriyordu. Birden biri elinde tuttuğu kan kırmızı elmayı atin üstündekine uzatıyordu. Atin durusuyla birlikte herkes oraya gözlerini çeviriyordu. Sanki yavaşlayan bir zaman diliminde olup bitiyordu bütün bunlar. Hafice eğilip elini uzatıyor ve elmayı alıyordu atlı. Önce eliyle siliyor sonra ağzına götürüp ilk isiliği alıyordu. Öyle bir tattı ki bu onu alıp uzak diyarlara götürüyor, suların gürül gürül aktığı ırmaklar beliriyordu her yerde. Hafif bir esinti güneşin kavurucu sıcağına derman oluyordu. Her yer yemyeşil ağaçlarla kaplanıyordu.

Birden gözlerini açtı dünyaya, karsısında bir avuç, bir de elma vardı. Gülümsedi. Artık şehre giren kahramandı…

photo: Bazaar by syarul

Leave a Reply