Oyun…
Kasım17
Geçen Pazar memleketimde güzel bir bahar günü vardı.Bir de güneşli bir havada uykuya dalmaya hazırlanan doğanın sitemi vardı; yapraklarını döküyordu ağaçlar. Güzel bir güne gözlerimi ovuşturarak başladım her gün olduğu gibi. Kahvaltıdan sonra askere gidecek (geri dönecek) bir arkadaşımla buluşmak için üstümü giydim. Evden çıkarken bizim mahallenin çocuklarına takıldı gözüm. Yağmurun temizlediği toprağın üzerinde kendi dünyalarını yönetiyorlardı. Herkes işinin ciddiyetinin bilincindeydi. Direktifler havada uçuşuyordu. Yol yapılmalıydı. Su niye akmıyordu?
Herkes kurdukları şehrin görünmeyen sakinlerinin rahatı için uğraşıyordu. Çocukluğuma küçük bir geri dönüş yaptım. Köydeyken en sevdiğim günlerdi güneşli bahar günleri. Bahar yağmurlarının hemen ardından doğan güneşte ısınan ya da sabahki çiğden sonra yenilenme hissi uyandıran toprakta, şehirler kurar, küçük ağaç parçalarından yapılan “çınka” –ince- adamlardan oluşan ordularımızla savaşırdık. Onlar cansızdılar ama biz onlara ellerimizle hayat verirdik. Aynı eller başka bir “çınka” adamın canını almaya çalışırdı. Bir de her oyunun bir mevsimi vardı. “Tombuldak” diye bir oyun vardı mesela. Kışın oynanırdı. Çam kozalağına ve başkalarının taşına vurarak puan kazanırdınız. Baharlarda “çelik-çomak” ve tahtadan arabalar meşhurdu. Çelik-çomak dediğim de aslında Amerikan futbolunun, topunun bir ağaç parçası olmuş haliydi, çok severdim. Ok ve yay yapılırdı arada sırada. “Tedika” derdik onlara. Bu kelime ne anlama geliyor hala bilmiyorum. Anlaşılan o zamanlar bize sadece "ok" ya da "yay" demek yetmemişti. Belki de eskilerden gelmişti o kelime bizim küçük dillerimize. Bizde oyun sıkıntısı yoktu. Oynamak için yer de çoktu. Sırf oynayalım diye köyün her yeri bize tahsis edilmişti ya da biz öyle zannediyorduk. Çünkü arada sırada birileri kızardı bize tarlalara girdik diye. Niye kızardı ki? Bilmezdik. Kaçardık sadece biz. Bir de akşam eve dönüşte anneler vardı. Kızarlardı bazen onlar da. Anlayamazdık. Sebep ve soru hep aynıydı nedense; üstümüz neden toz toprak olmuştu. Oysa o temizlemek için çok uğraşmıştı ve büyük olasılıkla ben onu sabah giymiştim daha. Cevap da basitti aslında. Olacaktı tabi, üstümüz kirlenmeden nasıl oynayacaktık ki? Hiç anlayamadım çocukluğumda bu durumu, bu kadar anlamsız bir soruyu neden sorduklarını… Herneyse, dün bizim mahallenin çocukları telaşlıydılar ben ayrılırken, bir o kadar da mutlu. Şehirlerindeki insanlar da mutluydular… Üstleri de temizdi ben giderken…
Döndüğümde ne onlar vardı, ne de kurdukları şehirdeki insanlar. Güneş batmak üzereydi…
We used to be so freeWe were living for the love we had andLiving not for reality…Just My Imagination, Cranberries

Bunu okuyunca sevdiğim yegâne reklâm geldi aklıma :Kirlenmek güzeldir.
Çocuklarımla su birikintilerine basmayı, onların çamurlu el izlerini , yağmurda ıslanmayı severim ben. Yaşamın en güzel keyifleri değil mi bunlar ?
öyleler öyleler am geçmişte kaldılar. artık başka keyiflerimiz var onlar kadar güzel olmasalar da