Kırka Beş Kala…

Yolun yarısını tamamlayalı birkaç dakika oldu. Duvardaki saatte gözüm bir süredir. Saniyenin ne kadar hızlı aktığına takıldım kaldım. Saatler saatleri kovalarken, meğer önce saniyeler saniyeleri kovalarmış. Gözlerim akreple yelkovanın üzerinde gezen saniyelere takılınca fark ettim… Bir ara öyle dalmışım ki ayın pencereme vuruşunun güzelliğini bile farkedememişim. Bir ara Sezen’in filmindeki gibi biri kapıyı açtı da ışığı bir açıp bir kapatıyor gibi geldi bulutlarla oynaşırken ay. Yıllar geçse de kareler silinmiyor insanın aklından.
Yorucu bir günü geride bıraktım. Doğum günlerini eskiden olduğu gibi deli dolu kutlamak benden geçmiş artık. Yaş kırka yaklaştıkça insanın fiziksel ve zihinsel limitleri değişiyor. Eskiden olduğu gibi olmuyor hiçbir şey.
Böyle koltuğa oturmuş, gözlerim saate takılmışken aklımdan film şeridi gibi derler ya, öyle geçti geçmişte kalan yıllar. Çocukken köyde koşturduğumuz sokaklara, oynadığımız oyunlara gitti aklım. Son bayramda baktım da kısacık yollarmış bize yorucu gelen yürüdüğümüz, küçücük alanlarmış bize kocaman gelen. Şimdilerde kimsecikler yok oralarda. Birkaç dedenin yavaşça adımladığı yollar olmuşlar sadece. Patlak bir topun peşinden koşturduğumuz toprak alanlar tanınmaz olmuş. Zaman yosunlarla kapatmış üzerinde ayakta dünyayı seyrettiğimizi düşündüğümüz taşların üzerini. Aynı saf yürekler kalmamış ne bende, ne insanlarda.
Hatırlıyorum da küçük hayallerimiz, saf düşüncelerimiz vardı o zamanlar. Onca yıl sonra dönüp aynadaki kendime bakıyorum da kalmamış o saflık. Suyun sabahın mahmurluğunu silmesi gibi akıp gitmiş yüzümden. Siyah düşünceler almış yerini, hayatın çizgileri eklenmiş alnıma. Yorgunluk çökmüş yüzüme. Anlamsızlaşmış, neşe vermez olmuş küçük mutluluklar.
Gençken -daha gençken- harcadığım zamanlara üzüldüm. O kadar boş işlerin peşinden koşup, o kadar küçük olaylara sözlere üzülmüşüm ki, yıpratmışım gelecek kaygısıyla o günlerimin güzelliğini. Görmemişim daha önümde zamanın olduğunu. Geleceği düşünüp, geçmişi yaşayarak harcamışım bugünümü. O bugün ki bir sure sonra dün olmuş, yarın hep aynı kaygıyla kalmış.
Başkalarını mutlu etmek uğruna kendimi unutmuşum. Mutlu olmanın bir zorunluluk olduğunu şimdi anlıyorum. Evet, evet mutlu olmak zorundayım! Hep geçmişe üzülerek yaşayıp anı atlamışım. Hep boş tarafını görmüşüm hayatın, dolusuna bakamamışım. Gözlerim hep kaçırdıklarımı aramış, elimdekileri görememişim. Mutluluklar kayıp gitmiş ellerimden, ben yenilerini ararken. Bir tek dostlarımın kıymetini bilmişim, onlar benimkini bilmeseler de. Hep güvenmişim, hayal kırıklıkları kalmış sonra kalbimde. Hep düşünmüşüm, kendim olmuşum hayatın acımasız ellerinde. Zaman geçmiş gözlerimin etrafını sarmış halkalar, hatırlatmak için geçen yılları aynada.
Düşündüm de, bugün hala benimle. Yarın bilinmez bir gelecekte. Dün sudaki aksim gibi, sadece belli belirsiz çizgileri benimle birlikte… Kırka beş kala…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Zaman geçmiş gözlerimin etrafını sarmış halkalar, hatırlatmak için geçen yılları aynada.
Düşündüm de, bugün hala benimle.
Yarın bilinmez bir gelecekte.
Dün sudaki aksim gibi,
sadece belli belirsiz çizgileri
benimle birlikte… Kırka beş kala…
__Güzel olan rüzgar kapının hala açık kalması
yağmur halkaların seni aynada hatırlatması
ve bir kedi mırıldanması kadar masumdur çocuk hatırlayışları
…
Son cümlende ki vurgu tüm yazının özetini
en iyi biçimde anlatıyordu.
Bu güzel keyifli geçirdiğim 08:35 saati için
teşekkür ediyor uyuyankar
Sevgi ve Tebessümle
birkaç zaman devirdim ardınızdan…neden diye sorsanız yüzüm kırmızı bahaneler sıralarım “çok yoğudum iş güç işte “diye…(bir kısıma beyaz yalan:) )
sabah uyandım bir sigara yakıp demli çayımdan duyumladım ve öğlene kadar ağzıma tek lokma koymadan çalıştım…saat 1 sularında kafamı kaldırınca yine bir sigara yaktım masa sakinliğine. o sırada gözüme belki bir deneme kalıntısı belkide bir yazarın iç geçirişlerinden biriydi meçhul, bir naciz kağıt ilişti.
okudum…beni içtiğim sigaradan soğutan bir kağıda dokunmuşum meğer.
ölümsüzlük diyordu…gençlik, gençliğin tadı ,yaşlılık ve yaşlanma diyodu.
aslında bir bakıma kendimi okudum ben onda sizinkiler gibi..bu bir kendine gelişti belkide birilerinin gaybdan çimdik atışı gibi…
gerçektenden ölümsüzlük.taa Gılgamış ´lardan bu yana insanda yer etmiş arzu.bir arayış belki bir beklenti bir umut lakin ne boş bir umut…
ölümsüzlük bir yalan ve bir kandırmaca.ötesi olmayan birşey..gıgamış öülümsüzlüğü bulmadığı vakit ne kadar şanslı oloduğunu bir bilseydi.
yaşamı ölümsüz kılmayı bırakın sahip olduğumuz bu kısa devreyi uzatma imkanımız dahi yok.
geçmişe takılmanın iç gerçirmenin faydasızlığı belki ölümsüzlük arayışından daha da boş.
hiç birşey kaybetiğiniz yok..insana bu farkındalıkda yeter.
şimdi deseler ki.gençken herşeyin tadi daha başka ufak umutlarımız kocaman heycanlarımız oluyor ve devasa beklentilere açıyorlar kapılarını yaşlılıkta ise kıvılcımlar yok oluyo ve insan bir mantık arayışıdır gidiyor.ufak umutlardan büyük beklentiler yaratma çağını geçip unutlarımızı kesip biçerek gerçeğe yöneldiğimiz zamanlarda yani olgunluk ve bir bakıma yaşlılık çağında beklentilerimizin tadıda bir başka oluyo…
ee hayyam, o kadar lafı geveledin ağzında ne demeğe çalışıyosun gece gece?:)
bişey dediğim yok…her yaşın ve özellikle yaşlanmanın tadı ayrı.hayallare boş verip yaşamın zarafetine dönme vakti sanırım.
işte bu öğlen vakti o kağıt parçasında yazanlarla bir kısıma sizinkileri benzer buldum..o an düşleririmi benden başka kisme duymadı…şimdi elimde fırsatım bari siz işitin:)
beğenerek izleyipte işte film bu dedidiğin,tavsiye edeceğin filmleri yazarsansevinirim