Öylesine geçiyor günler, neyi nasıl yaşadığımı bilmeden. Boşa geçiyormuş gibi geliyor zaman. Böylesi daha iyi bir süre için belki de. Uzun süredir uzağım o tanıdık çevremden. Biraz yalnız, biraz rahat, biraz hüzünlü, biraz huzurlu hissediyorsunuz, her türlü duygu var oluveriyor içinizde ne hissettiğinizi anlamamanız için. Hâl böyleyken siz öylesine yaşıyorsunuz hayatı bir süre. Elbette hayatınız devam ediyor. Neşe, hüzün, sevgi ve nefret bırakmıyor peşinizi ama sadece biraz ‘˜farklı’ hissediyorsunuz. İçinizde hangi fırtınaların koptuğunu bilemiyorsunuz. Ruhunuzun o tanıdık yüzü bir süre yabancılaşıyor. Bazen iyi geliyor bu ‘˜farklı’ durum, bir yenilenme hissi veriyor insana, belki yeniden doğuş, belki de dünyanızın hızını biraz yavaşlatmak. Bazen dünya dönmeyi bırakıveriyor. Huzur artık yabancı oluyor. Anlamıyorsunuz artık insanları, hissetmiyorsunuz eskiden hissetiğiniz iyi, kötü her şeyi. Bir boşluktan ibaret oluveriyor çevreniz. Elinizi nereye uzatsanız boş geliyor. Ses yok, his yok… Sonra düşmeye başlıyorsunuz. Birden uyanıyorsunuz o kâbustan, öylece kalıyorsunuz bir süre, sonra alışıyorsunuz hayata. Akışına bırakıyorsunuz, tekrar tekrar… Arada hatırlıyorsunuz rüyanızı ama anlamıyorsunuz olanları ve unutuyorsunuz, tekrar tekrar… Sürüp gidiyor hayat öylece. İyi olan da kötü olan da… Hayatın akıp gitmesi, hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi ve alışkanlıklarınız…
Bütün bunlar olurken, ruh haliniz denizdeki dalgalar gibiyken, dünya hızla dönerken, geride bir tortu kalıyor size. Kalan her yolcunun handa bıraktığı çizgiler gibi çizgiler kalıyor kalbinizde, ruhunuzun en derin yerinde. Öyle ki çekilmiyor bazen sevgiliniz hasreti, insanlardaki samimiyetsizlik, oyundaki replikler’¦ Oyunu oynayamaz oluyorsunuz. Huzur buluyorsunuz saflıkta. Onu arıyorsunuz bir süre ve belki de buluyorsunuz, yeniliyorsunuz ruhunuzu yeni güzelliklerle. Sonra tekrar başlıyor hayat, o hiç azalmayan hızıyla sürüp gidiyor peşinden sizi sürükleyerek. Bu hep böyle devam ediyor. Çizikler, huzur, saflık, sevgi, samimiyet, yorgunluk, ıssızlık, yalnızlık, kalabalıklar, korkular…
Böyle midir her zaman diyorsunuz; hep böyle mi olur? Hayır. Üzüntüler olmadan anlamıyor insan mutluluğun önemini. Neşelenemiyor elbette sevdikleri yanında olmadan. Hüzünleniyor yalnız hissettiğinde. Görmüyor kötülüklerini dünyanın içi sevgiyle dolduğunda. Ölümü kendine yakın görüyor hayal kırıklığına uğradığında. Merhamet ediyor güçlü olup içindeki yanan öfkeyi bastırdığında. Duruluyor engin bir denize baktığında. Derya oluyor gözünden akan gözyaşları sevdiğinden ayrıldığında. Ateşte hissederek kavruluyor âşık olduğunda. Gücünü hissediyor kendine güvendiğinde… Uzayıp gidiyor liste böylece ama bitmiyor hiçbir zaman.
Uzun zaman oldu ben de bir denizi izliyorum, dalgasız, engin, bir an olup fırtınalar koparacakmış gibi. Fırtına öncesi sessizliği hissettirir gibi. Ama huzurlu, sevgi dolu, iyimser, bir o kadar da şüpheli, tedirgin ve ‘˜farklı’. Kalbimdeki hisleri anlayamayacak kadar dalgın, ruhumdaki gerçek beni duyamayacak kadar uzağım bana…





beklemek…
ancak,bir deniz neyi bekleyebilir?
sahile vuran bir dalga tekrar gelebilir mi?
dedim ya koca bir denizi kim tutabilir
beklemekse eger…
deniz engel olmamalı sevgiliye
çarpmalı gelen dalgaya
karışlamalı sahili
beklemek ki..
ayakların uyuşukken
koşmaya calışmak gibi
sınırları zorlamak belki de
beklemek…
durgun denizi dinlemek
denizden uzakta denizi hissedebilmek
her damlasında kendini bulmak
kimbilir
beklemek belki de
aptal gibi hissetmekten hoşlanmaktır
deniz
o durgun denize bugünlerde de bakıyorum ben. ama sanırım sen yoksun bu sefer. Anlamadım seni bilyiorum, anlayamadım. Kızgınsın bana biliyorum…
yaşadığımız hayatın durgun bir denizden ne farkı varki