Edirne…

Edirne, nam-ı diğer Sultanlar Şehri, memleketimin en güzel illerinden birisi. Uzun zaman bekledikten sonra gitmek nasip oldu. Edirne ile ilgili iki beklentim vardı. Biri yaprak ciğeri, diğeri Selimiye Camii. Beni beklentilerimin ötesinde bir şehir karşıladı. Şehre girer girmez buranın en önemli yapısının Selimiye olduğunu bilmekle birlikte sadece bundan ibaret olamayacağını alıyorsunuz. Her yerde tarihi bir hava, farklı bir kültür, miras görüyorsunuz.
Şehre öğleye doğru vardıktan sonra önce otelimizi bulduk. Kısa bir süre geçince aklımızdaki otelin doğru bir seçim olmadığını farkedip şehrin daha içinde bir oteli seçtik. Dediğim gibi şehrin her bir yanı çok güzel ve insan yürüyerek gezebilmek istiyor. Yürüyüşümüze midemizden başladık ve hemen Ciğerci Kazım Usta’ya gittik. Kazım ustanın ciğerlerine eşlik eden acı biberi yiyip ayranımızı da içtikten sonra gezimize devam ettik.

Öncelikle Edirnenin Kapalı Çarşı’sını gezip aynalı süpürgelerini ve meyve sabunlarını gördük. Tabi hemen kendimize de aldık, tanıdıklara da (açıkçası sonradan gelen sitemlerden sonra daha fazla almalıymışız dedim). Sonrasında London Cafe‘de kahvelerimizi içerek soluklanıp zaten hepsi birbirine çok yakın olan Üç Şerefeli Cami, Eski Cami ve Selimiye’yi gezdik. Hepsi birbirinden güzeldi açıkçası. Özellikle Eski Cami’deki duvar yazıları görülmeye değer. Selimiye’yi görünce Mimar Sinan’ın neden bu kadar büyük bir Mimar olduğunu, her türlü detayın ne kadar ince düşünüldüğünü, neden depremde Mimar Sinan’ın eserlerinin yıkılmadığını ama bizimkilerin yıkıldığını, yüz yıllar boyunca nasıl bu şekilde ayakta kalıp korunabildiğini çok daha iyi anlıyorsunuz. Selimiye güzelliği detaylarında gizli bir başyapıt ve İstanbul’a bu kadar yakınken açıkçası gidip görmemek büyük eksiklik olur diye düşünüyorum.

Selimiye’yi gezerken aslında rehberli turlara da katılabiliyorsunuz ama biz gittiğimizde zaman artık akşama yaklaştığından bunu yapamadık. Bu arada Selimiyeye giderken ve Selimiyenin avlusunda da birçok meyve sabunu, aynalı süpürge vs satıcılarını bulmak mümkün.
Selimiyeyi de gezdikten sonra akşam yemeği için dışarıdan eski bir evin avlusu imajı çizen ama içeri girince modern bir hava veren Cafe Pena‘nın bahçesinde bir akşam yemeği yedik. Açıkçası Cafe Pena’nın otelimizin hemen yanında olduğunu farkettikten sonra otel (Efe Otel) konusunda doğru bir karar verdiğimizi anladım. Ertesi güne güzel bir kahvaltı, Keçecizade’den alınan Kavala kurabiyeleri ve badem ezmeleriyle başlayıp II.Beyazıt Külliyesine doğru yola koyulduk. II.Beyazıt külliyesi 1484 yılında yapımına başlanan ve 1488′de tamamlanan dönemin üniversite hastanelerinden biri. Burada hem öğrenciler eğitim görüyorlarmış, hem de hastalar tedavi ediliyormuş.
"Külliyenin önemli bir bölümünü oluşturan Tıp Medresesi, medrese ve şifahane bölümlerinden oluşmaktadır. Medrese öğrencilerin eğitim gördükleri yerdir. Burada 18 öğrenci odası, bir dershane ve bunların açıldığı bir orta avlu vardır. Şifahane bölümüne iki avludan geçilerek girilir. 12 odanın bulunduğu birincisi geniş avluda poliklinik hizmet ve yönetici odaları vardı. 4 odanın bulunduğu ikinci avlu eczane ve ilaç depolarıydı. Şifahanenin ana mekanı ise hastanesinin yataklı bölümüdür. Bu bölüm 6 kışlık ve yazlık yatak odası ile 1 musiki sahnesinden oluşmaktadır." (T.C Kültür Bakanlığı Sitesinden)
Şu anda burada 2004 yılında Avrupa’nın en iyi müzesi ödülünü alan (bence fazlasıyla hakeden) Sağlık müzesi bulunmakta. Sağlık müzesinde Külliyenin günlük hayatı her bir odada ayrı mizansenlerle ve döneme uygun kıyafetli mankenlerle canlandırılmış. Ayrıca çeşitli dillerde yapılan video gösterimlerinde Külliye’nin tarihiyle ilgili bilgi alabiliyorsunuz.


