Aralık30

…Daldaki kırmızı elmaya ulaşmaya çalışan küçük sarışın bir kız çocuğu gibi anlaşılmayı bekleyen yaşlı gözlerle hiçbir şey söyleyemeden elini uzattı son bir umutla…Diğeriyle (onun) gözlerinin içine bakan yaşlı gözlerini sildi…
…Küçük kız küçücük ellerini sıcağın hediyesi yüzündeki damlaları silmek için yüzüne götürdü…
..Sonra gökten bir elma düştü…
…Küçük kızın gözleri yere gitti…
…Gözlerinden kaçırdı gözlerini…
…Küçük kız arkasına son bir kez bakıp, astığı yüzünü hızlıca önüne çevirerek geçip gitti elma ağacının altından. Geride yerde bir tarafı çürümüş bir elma, kalbi kırık bir çocuk, terkedilen bir sevgili kaldı…
Ekim13

Yolun yarısını tamamlayalı birkaç dakika oldu. Duvardaki saatte gözüm bir süredir. Saniyenin ne kadar hızlı aktığına takıldım kaldım. Saatler saatleri kovalarken, meğer önce saniyeler saniyeleri kovalarmış. Gözlerim akreple yelkovanın üzerinde gezen saniyelere takılınca fark ettim… Bir ara öyle dalmışım ki ayın pencereme vuruşunun güzelliğini bile farkedememişim. Bir ara Sezen’in filmindeki gibi biri kapıyı açtı da ışığı bir açıp bir kapatıyor gibi geldi bulutlarla oynaşırken ay. Yıllar geçse de kareler silinmiyor insanın aklından.
Yorucu bir günü geride bıraktım. Doğum günlerini eskiden olduğu gibi deli dolu kutlamak benden geçmiş artık. Yaş kırka yaklaştıkça insanın fiziksel ve zihinsel limitleri değişiyor. Eskiden olduğu gibi olmuyor hiçbir şey.
Böyle koltuğa oturmuş, gözlerim saate takılmışken aklımdan film şeridi gibi derler ya, öyle geçti geçmişte kalan yıllar. Çocukken köyde koşturduğumuz sokaklara, oynadığımız oyunlara gitti aklım. Son bayramda baktım da kısacık yollarmış bize yorucu gelen yürüdüğümüz, küçücük alanlarmış bize kocaman gelen. Şimdilerde kimsecikler yok oralarda. Birkaç dedenin yavaşça adımladığı yollar olmuşlar sadece. Patlak bir topun peşinden koşturduğumuz toprak alanlar tanınmaz olmuş. Zaman yosunlarla kapatmış üzerinde ayakta dünyayı seyrettiğimizi düşündüğümüz taşların üzerini. Aynı saf yürekler kalmamış ne bende, ne insanlarda.
Hatırlıyorum da küçük hayallerimiz, saf düşüncelerimiz vardı o zamanlar. Onca yıl sonra dönüp aynadaki kendime bakıyorum da kalmamış o saflık. Suyun sabahın mahmurluğunu silmesi gibi akıp gitmiş yüzümden. Siyah düşünceler almış yerini, hayatın çizgileri eklenmiş alnıma. Yorgunluk çökmüş yüzüme. Anlamsızlaşmış, neşe vermez olmuş küçük mutluluklar.
Gençken -daha gençken- harcadığım zamanlara üzüldüm. O kadar boş işlerin peşinden koşup, o kadar küçük olaylara sözlere üzülmüşüm ki, yıpratmışım gelecek kaygısıyla o günlerimin güzelliğini. Görmemişim daha önümde zamanın olduğunu. Geleceği düşünüp, geçmişi yaşayarak harcamışım bugünümü. O bugün ki bir sure sonra dün olmuş, yarın hep aynı kaygıyla kalmış.
Başkalarını mutlu etmek uğruna kendimi unutmuşum. Mutlu olmanın bir zorunluluk olduğunu şimdi anlıyorum. Evet, evet mutlu olmak zorundayım! Hep geçmişe üzülerek yaşayıp anı atlamışım. Hep boş tarafını görmüşüm hayatın, dolusuna bakamamışım. Gözlerim hep kaçırdıklarımı aramış, elimdekileri görememişim. Mutluluklar kayıp gitmiş ellerimden, ben yenilerini ararken. Bir tek dostlarımın kıymetini bilmişim, onlar benimkini bilmeseler de. Hep güvenmişim, hayal kırıklıkları kalmış sonra kalbimde. Hep düşünmüşüm, kendim olmuşum hayatın acımasız ellerinde. Zaman geçmiş gözlerimin etrafını sarmış halkalar, hatırlatmak için geçen yılları aynada.
Düşündüm de, bugün hala benimle. Yarın bilinmez bir gelecekte. Dün sudaki aksim gibi, sadece belli belirsiz çizgileri benimle birlikte… Kırka beş kala…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.