
“Namlunun ucundan, filmlerdeki gibi bir ateş çıktı mı bilmiyorum; çünkü uzaklardaki geçit vermez dağların ardından yükselmekte olan güneşin doğaya bin bir can katan o pırıl pırıl ışıkları, hain gecenin karanlık hükmünün bittiği şu saatlerdeki alacakaranlıkla iç içe geçmişti. Ancak işini bilen bir usta katil böylesine incelikli yollayabilirdi bu kurşunları. Ne de olsa son yirmi yılın en azılı katiliydi o. Cesedim kurda kuşa yem olacak, kanlar içinde kurumuş yaralarıma böcekler dolacaktı. Kurtlar, kokuşmuş cesedimin çürümüş etlerini sıyıra sıyıra yiyecek, kemiklerimi de sırada bekleyen çakallara bırakacaklardı. İlk kurşunu göğsümün tam ortasına doğru göndermişti, ikincisini onun iki santim altına; diğer dört kurşun ikişer santim arayla alt alta sıralamıştı. “Bu işlere bulaşmamalıydın harika çocuk’ dedi katil. “Bu işler satranç oynamaya benzemez.’ Haklıydı. Satranç oynamaya benzemiyordu.’
Dervis Sentekin’in ilk romani boyle basliyor ve arka kapakta da boyle bir tanitim var. Hikayenin sonu basindan belli olunca ve konu polisiye olunca once bir gicik oluyor ama bir taraftan da bu cesur girisin arkasinda bir sebep olmasi gerektigini dusunuyorsunuz. Ben biraz da bu yuzden, biraz da kitabin isminin kaybedecek hicbirseyi olmayan birinin macerasina davetiye gibi olmasindan dolayi okumaya basladim. Itiraf edeyim biraz da Aylak Adam romanini animsatti.
Kulagimda Goksel’in yeni albumu, elimde bu kitap inanin okuma isteginden dolayi uyuyamadim. Bence cok guzel bir ikili olusturuyorlar. Kitabi okurken hep sonunun boyle olmayabilecegi, aslinda bunun karakterin kafasindaki hayali dunyadan bir sahne oldugu dusuncesi olusuyor ama oyle degil. Kitap gercekten boyle bitiyor. Kitap icinde turkiye’nin carpik duzenine, basimizdaki belalara da gondermeler yapiyor. Tavsiye ediyorum okuyun.
Not: Burada daha detayli bir anltim var sanki. Ben bunu yazarken gordum belki goz atmak istersiniz.




