Saçmalamalar…(5)
Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber.
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?
Güzel Şey, N.Fazıl kısakürek

Yazmak artık zorunluluktan farksız oldu benim için. Yaşanmamış mektuplardan ötesi de yok bugünlerde zaten, farketmişsinizdir. Eskiler öyle dermiş, boşuna da dememişler "yaşanmadan yazılmaz, yaşayamadıkların yazılır" diye. Yok böyle birşey, ben uydurdum az önce. Öyle işte.
…
…
Geçenlerde telefonumu kaybettim. Telefonu kaybettiğimi farkettiğimde yanımda olan ablamın nasıl panik olduğunu anlatsam şaşırmazsınız eminim. Benimse ne kadar farklı hareket ettiğime ablam bile şaşırdı. Oysa sadece olanı kabullenip, gerekeni yapmaktı aklımdaki. Şaşılacak bir durum değil yani. Ablam paniktir sadece.
Telefonu kaybettiğime değil de içindekilere üzüldüğümü söyledim ablama. Ben bunu düşünürken iki şeyi geldi aklıma. Birincisi zamanın artık bilgiye ve paraya önem verilen bir devir olduğunu tekrar anladım. İkincisiyse yeni bir telefonu karşılayabilecek durumda olduğumu farkettim. Bu şaşırtıcı değildi belki, altıüstü bir cep telefonu dediğinizi duyar gibiyim.
Ben ellerinde son model cep telefonları taşıyan ama o cep telefonun neler yapabildiğinden habersiz sadece onunla konuşmayı ve mesajlaşmayı ancak becerebilen simitçi amcalara şaşırıyorum.
En büyük derdiniz ne ki söyleyin bana? Biz yaşımız kaç olursa olsun; daha “Söyle, kaç yaşındasın! Dertlerin başındasın” denilen yaşın ağırlığını taşıyamayacak, küçük şeyleri dert edebilecek kadar zayıfız işte.
…
İş arkadaşlarımdan biri “Pazartesi ofiste misin?” diye sordu. “O kadar uzakta kalmışım ki ofisten artık ofiste olup olmadığım soruluyor” diye geçirdim içimden.
Aklıma “Aylak Adam, bir dahaki derse geleceksen sınav kağıdını getireceğim diyen Sosyoloji hocam geldi. Uyanııp uyanamama bağlı olarak gittiğim o derse keşke daha çok gidibilseydim diye düşünüyorum şimdi. Hocam da alışmıştı anlaşılan yokluğuma ama nasıl oldu da o kadar az gidebildiğim bir dersin hocasının aklında kalmıştım onu da bilmiyorum.
…
Hepimiz o kadar dalmışız ki küçük dünyamıza, ofis ve dışındaki hayat olarak anılıyor zaman. Eve gidip gelmelerden ibaret bütün yollar ve başımızı kaldırıp bakamıyoruz semaya.
İstanbul Modern’de Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmine gittim geçen akşam. Şovalyemiz ölüm geldiğinde ona satranç oynamayı öneriyordu, sonunda yenileceğini bilse de öteliyordu ölümü kısa bir süreliğine. Sonra kaybettiğinde oyunu, öyle diyordu Azrail “Değdi mi bütün buna?” “Değdi” diyordu, o zaman zarfında sevginin ve saygının ifadesi olarak görüp tanıştığı aileye uzaktan bakarak, “Değdi…”. Hepimiz bugün ölebileceğimizi hep hafızamızda tutsak, bu kadar kötü olur muydu dünya? Ölüm işte.
…
Boşverin, bütün bunlar hani aklınızda bir yerden başlarsınız da daldan dala atlayıp binbir türlü yere gidersiniz ya öyle bir anda düşündüklerim. İki kelimeyi bir araya getiremediğimden bu kadar uzun sürdü. Ben baştan uyarmıştım sizi ama değil mi? Adı üstünde saçmalamalar. Saçmaladım yine işte.

