sikiş
2007 Kasım | Aylak Adam... | Sayfa 2

Aylak Adam…

B.yi ararken buldum kendimi…

Saçmalamalar…(5)

Kasım20

Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber.
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?
Güzel Şey, N.Fazıl kısakürek

The_queen_and_the_brother

Yazmak artık zorunluluktan farksız oldu benim için. Yaşanmamış mektuplardan ötesi de yok bugünlerde zaten, farketmişsinizdir. Eskiler öyle dermiş, boşuna da dememişler "yaşanmadan yazılmaz, yaşayamadıkların yazılır" diye. Yok böyle birşey, ben uydurdum az önce. Öyle işte.

Bugün yazmaksa hiç hesapta yoktu. Duygu’ya adanmış grubu görene kadar. Son günlerin fenomen sitesi facebookta insanlar kaybettikleri arkadaşlarını anıyorlar. Bir arkadaşımın geçen sene şehit olan bir arkadaşı için açılan başka bir grubu gördüğümde de üzülmüş, hayatı ve geçiciliğini hatırlamıştım. Tam da söylediğim gibi işte, ne kadar da çabuk unutuyoruz hayatın geçiciliğini, ölmenin yaşının olmadığını. Hepimizin geçici dertleri var, hayat da öyle oyalıyor hepimizi, dersti, sınavdı, işti, aşktı, evdi, arabaydı, çocuktu derken oyalanıp gidiyoruz şu küçücük dünyada. Duygu’nun grubunu görünce nasıl üzüldüğümü bilseniz şaşarsınız, oysa tanımıyorum bile. Duygu’ya değil, belki şu halimin bilinçsizliğine üzüldüm, bilmiyorum. Bencillik işte.

Geçenlerde telefonumu kaybettim. Telefonu kaybettiğimi farkettiğimde yanımda olan ablamın nasıl panik olduğunu anlatsam şaşırmazsınız eminim. Benimse ne kadar farklı hareket ettiğime ablam bile şaşırdı. Oysa sadece olanı kabullenip, gerekeni yapmaktı aklımdaki. Şaşılacak bir durum değil yani. Ablam paniktir sadece.
Telefonu kaybettiğime değil de içindekilere üzüldüğümü söyledim ablama. Ben bunu düşünürken iki şeyi geldi aklıma. Birincisi zamanın artık bilgiye ve paraya önem verilen bir devir olduğunu tekrar anladım. İkincisiyse yeni bir telefonu karşılayabilecek durumda olduğumu farkettim. Bu şaşırtıcı değildi belki, altıüstü bir cep telefonu dediğinizi duyar gibiyim.
Ben ellerinde son model cep telefonları taşıyan ama o cep telefonun neler yapabildiğinden habersiz sadece onunla konuşmayı ve mesajlaşmayı ancak becerebilen simitçi amcalara şaşırıyorum.

Onları boşverin de, şaşırmaktan çok saygımı kazanan ve “yer yarılmadı mı hala, içine girmem gerek” dedirten, hergün simit satarken, peynir de satayım diyip her birinden 5 kuruş kazandığıpeynirlerden hergün kazandığı paranın 1,5 YTLsini Mehmetçik Vakfına bağışlayan ve kazandıklarıyla iki çocuğunu üniversitede okutan Eminönü’ndeki simitçi amca aklımda yer etsin istiyorum daha çok. Ha, bir de Şefik var. Ne güzel insanlar bunlar! Oturup söylecek iki çift laf bulamayacak kadar yanlarında kendini eksik hissediyor insan! Allah onlardan razı olsun. Bazen bu ülkenin benim gibi okumuş binlerce gençten çok onların omuzlarında yükseldiğini düşünüyorum. Onlar aklımda kalmalı ki hala bu hayatın güzel taraflarını aklımda tutup varlığımın sebebini hatırlayabileyim.

En büyük derdiniz ne ki söyleyin bana? Biz yaşımız kaç olursa olsun; daha “Söyle, kaç yaşındasın! Dertlerin başındasın” denilen yaşın ağırlığını taşıyamayacak, küçük şeyleri dert edebilecek kadar zayıfız işte.

İş arkadaşlarımdan biri “Pazartesi ofiste misin?” diye sordu. “O kadar uzakta kalmışım ki ofisten artık ofiste olup olmadığım soruluyor” diye geçirdim içimden.
Aklıma “Aylak Adam, bir dahaki derse geleceksen sınav kağıdını getireceğim diyen Sosyoloji hocam geldi. Uyanııp uyanamama bağlı olarak gittiğim o derse keşke daha çok gidibilseydim diye düşünüyorum şimdi. Hocam da alışmıştı anlaşılan yokluğuma ama nasıl oldu da o kadar az gidebildiğim bir dersin hocasının aklında kalmıştım onu da bilmiyorum.


Hepimiz o kadar dalmışız ki küçük dünyamıza, ofis ve dışındaki hayat olarak anılıyor zaman. Eve gidip gelmelerden ibaret bütün yollar ve başımızı kaldırıp bakamıyoruz semaya.
İstanbul Modern’de Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmine gittim geçen akşam. Şovalyemiz ölüm geldiğinde ona satranç oynamayı öneriyordu, sonunda yenileceğini bilse de öteliyordu ölümü kısa bir süreliğine. Sonra kaybettiğinde oyunu, öyle diyordu Azrail “Değdi mi bütün buna?” “Değdi” diyordu, o zaman zarfında sevginin ve saygının ifadesi olarak görüp tanıştığı aileye uzaktan bakarak, “Değdi…”.  Hepimiz bugün ölebileceğimizi hep hafızamızda tutsak, bu kadar kötü olur muydu dünya? Ölüm işte.

Boşverin, bütün bunlar hani aklınızda bir yerden başlarsınız da daldan dala atlayıp binbir türlü yere gidersiniz ya öyle bir anda düşündüklerim. İki kelimeyi bir araya getiremediğimden bu kadar uzun sürdü. Ben baştan uyarmıştım sizi ama değil mi? Adı üstünde saçmalamalar. Saçmaladım yine işte.

İhsan Oktay Anar – Suskunlar…

Kasım16

Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür
Mevlana 

eflatun

Çok sevdiğim yazar İhsan Oktay Anar’ın beşinci romanı "Suskunlar" yukarıdaki sözle açılıyor. Okuma alışkanlığı kazanmaya çalıştığım şu günlerde bana büyük bir motivasyon sağlayacağını düşünüyorum. Tavsiye ederim.

Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.
Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.
Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.
Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…
 

Mektuplar…(5)

Kasım11
Lost_In_A_Book_by_indie_cisive

Sevgili B.
Nereden başlasam anlatmaya bilemiyorum. Uzun zaman oldu sana yazmayalı. Zamanın akışında sana mektup yazacak vakti bulamadım desem kızar mısın bana? Anlıyorsun beni biliyorum, çünkü en az benim kadar sen de derinden hissediyorsun bu hayatın güçlü kollarını. Kucakladı mı bırakmıyor ki kımıldayasın!
Evet, bahsettiğin kadar kocaman bizim sevgimiz. Bu uzak mesafelere direnecek kadar kocaman. Hani ansızın gelebilirim demişsin ya, nasıl bir ilkbahar geldi bu sonbaharda bu şehre anlatamam sana. Griden siyaha çalan bulutların kapladığı, yağmurların dinmediği, soğuğun insanın içine işlediği ve şehrin kışa hazırlandığı bu zamanda öyle bir bahar getirdin ki bana, geldiğin gün nasıl bir gün olacak tahmin bile edemiyorum!
Sonbahar gitmek üzere. Geçen haftasonu bir özlem kapladı da içimi attım kendimi ada vapuruna. Seninle her ilk ve sonbaharda gittiğimiz adalara uğradım. Aynı heyecanıyla olmasa da bu şehirde sonbaharlar ve ilkbaharlar hala güzel. Adalarda, o her bahar renk renk yapraklarla bezenmiş ağaçların peydah olduğu, iki yanı birbirinden güzel ve alımlı evlerle çevrili yollarda yürüdüm uzun uzun. Seninle yürüdüğümüz kadar mutluluk ve heyecan vermese de, hala sonbaharın o renkliliğini ve hüznünü aynı anda barındıran güzelliğini yaşayabildim. Sonra adanın meydanının hemen üstünden bindiğimiz faytona bindim. Faytonla adanın yollarında seyr-u sefer eylerken bir denizle adalar arasında kalmış, kışın gelmekte olduğunu haber verircesine ufukta batmak için sabırsızlanan kızıl güneşe; bir yeşil, sarı, kırmızı yapraklı ağaçlar ve renk renk çiçeklerle dolu bahçeleri olan evlere bakıp onları ilk fayton gezimizde gördüğümüzde biribirimize nasıl heyecanla manzarayı gösterdiğimizi hatırladım. Oysa ikimiz de görüyorduk manzarayı! Sevdiğine onunla birlikte yaşadığını gösterme heyecanı işte! Bütün bu yaşadıklarımı ve gördüklerimi sana anlattım sen yanımda olmasan da.
Şimdilerde kızının oturduğu Reşat Nuri Güntekin’in evinin önünden geçerken faytoncu amca, “eskiden daha güzeldi buralar” diye iç geçirdi. “Rumlar vardı. Onlar daha güzel bakarlardı bahçelerine, çevreye. Şimdi, bizim Türkler bakmıyorlar onlar gibi, o güzel evler ne durumda diye düşünmüyorlar” diye de devam etti. Üzüldüm. Bir miras olmasının ötesinde seninle benim güzel günlerimizin geçtiği, anılarımızın olduğu bu güzel yerin eskiyi anımsatmayacak kadar çirkinleşmesinden, güzelliklerin sadece seninle benim gibi insanların hatıralarında kalmasından korktum.
Şimdilerde diziler çekilir oldu bu güzel evlerde. Bilmiyorsun. Yaşanmış hayatları, eski hikayeleri resmetmeye çalışıyorlar insanların gözünde. Güzel tabi, ama ben izlemem bilirsin. Diziler önemli değil de, benim merak ettiğim, eskisi kadar olmasa da kalan güzelliğini koruyabilecek miyiz adanın?

Akşama doğru meydanın aşağısında oturup balık sefası yaparken güneşin batışını izleyip martıların çığlıklarını dinledim. Güneşin son ışıklarında kanatlarının beyazlığı nasıl da belirginleşiveriyor! Kimi balık avlamakta, kimi kıyıda, kimi havada, kimi de iskeleye yanaşan Bostancı vapurunun peşinde. Onların o heyecanlı halini görünce, seninle vapurlar ve martılardan farksız olduğumuz geçti aklımdan.
Akşam karanlığının bastırmaya başlamasıyla döndüm vapurla. Aklım seninle geçirdiğimiz ada günlerinin güzelliğinde kaldı.

Mahallede herşey bildiğin gibi. Yeni bir haber yok. Daha önceki mektuplarımda bahsettiğim değişimden de birşey değişmedi. Zamanla aynı hızda değişiyor sokaklar. Şimdilerde yeni yüksek yüksek binalar dikmeye başladılar etrafa. Herkes bunun iyi birşey olduğunu anlatsa da, ben hala bunun insanları birbirlerine yaklaştırmayacağını düşündüğümden bunda iyi birşey göremiyorum. Onlar farketmiyorlar.
Her geçen gün selamdan ve sabahtan habersiz yeni insanlar geliyor, etraftaki o kocaman yeni binalara. Mahalledeki o eski selamlı sabahlı, çaylı kahveli sohbetleri, Müjgan Teyzeden alınan beslenme çantasındaki elmaları bulmak imkansızlaşacak yakında. Geçen gün akşam eve dönerken birilerini gördüm sokakta. Yürüyorlardı. “İyi akşamlar” dedim, yüzüme bakıp geçtiler yanımdan. Farkında olamayacak kadar yalnızlar, kalabalıklar içinde daha da yalnız kalacaklar  zamanla. Bu uzun bir konu aslında, uzun uzun üzerine konuşulası can sıkıcı bir konu. Boşver.
Mahallede herkes bir kış hazırlığına başladı. Bizim ilkokuldayken okuduğumuz kitaplardaki kış hazırlıklarından farksız. Turşular kurulup konserveler hazırlanıyor her evde. Herkeste bir telaş. Müjgan teyzenin taze sebzelerini bulamayacaklarını herkes çok iyi biliyor anlaşılan. Bakkal Hasan amcadan okuldan sonra akşam ezanıyla birlikte turşu kurmak için malzeme almaya gidiyor bütün çocuklar.
Bütün bu sokak herşeye rağmen hala sıcak geliyor bana. Akşam oturup cumbadan sokakta koşoşturan çocukları görmek ya da sokakta oturup Hasan amca ve Hristo Amca ile sohbet etmek hala çok güzel. Çocukken sadece dinlediğimiz sohbetlere katılıyorum artık ben de. İki ayrı kültürden, iki ayrı insan. Fikirleri farklı olsa da olgunlukları aynı. Zaman zaman bana hayata dair ortak öğütler vermekten geri kalmıyorlar. Bütün sözlerine o kocaman hayatlarının ağırlığının gölgesi düşüyor.

Diş ağrını okuyunca “hala çok mızmızsın” dedim içimden. Diş ağrısı o kadar da büyük bir dert olmamalı ama tabiki senin için bu tür ağrılar ölümden beter olmuştur hep. Herşeye karşı o kadar güçlü duruyorsun ki küçük bir rahatsızlıkta nasıl zayıf düştüğüne hiçbir zaman inanamamışımdır. Geçer o ağrı da merak etme. Belki çoktan geçmiştir.
Sana daha yazacaklarım vardı aslında ama çok zaman bulamıyorum artık yazmak için. Belki birgün, daha fazla zamanım olduğunda tekrar yazarım sana uzun uzun. Ne zaman bir özlem ve hüzün kaplasa sana mektup yazıyor buluyorum kendimi. Özlemime de, hüznüme de, sevincime de hep sen ortak olduğundan sanırım.
Sonbaharlar hala güzel bu şehirde. Bir tek sen eksiksin. Evde köşede bir müzik kutusu hep seni bekliyor. En az benim kadar özlemiş olmalı ki hep seni anımsatan şarkılar çalıyor bana.
Kal sağlıcakla,

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

posted under Hayal, Yazı Dizisi | 4 Yorum »
« Older EntriesNewer Entries »



Kısmet: James Blunt… (14/06/2006)

Son Sözler...

Yeni… - 1 Comment
Öğreti… - 2 Comments
İhsan Oktay Anar – Suskunlar… - 9 Comments
Bangkok… - 1 Comment

Abone olmak için:

RSS abone ol!Feedburnerda sizin için yaktım...

E-mail adresinizi giriniz:

  • Giriş
  • İstatistikler...