İhsan Oktay Anar – Suskunlar…
Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür
Mevlana
Çok sevdiğim yazar İhsan Oktay Anar’ın beşinci romanı "Suskunlar" yukarıdaki sözle açılıyor. Okuma alışkanlığı kazanmaya çalıştığım şu günlerde bana büyük bir motivasyon sağlayacağını düşünüyorum. Tavsiye ederim.
Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.
Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.
Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.
Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…
İhsan Oktay Anar ustaca yaptığı benzetmeler, iç içe geçirmeler, zamansız – mekansız anlatımlar hem düşündürüyor, hem zevk veriyor. Bende kitaplarını merakla okudum.
Makamlar, enstrümanlar, karakterler ve olaylar, geçmiş ve geleceğin şimdiki zamanda anlatımı, akıllıca.
Asım ve Cüce bana bir çok noktada, Hz. Ali ve Hz. Muhammed’e atfedilmiş gibi geldi.
Zahir Hazretleri ( Hz. İsa ) ve Davut ( Mehdi ) geliyorlar ve Asım’ın ( Hz. Ali’nin ) itibarını kurtarıyorlar.
Cüce’nin yazdığı, Zahir Efendi’nin Davut’a verdiği Sonata Reminör nedir acaba? Veda Hutbesi olabilir mi?
Bana düşündüklerin yanlış gibi geldi ama doğru nedir sorusunun da cevabı olmadığından en azından kend düşündüğümü dile getireyim.
Suskunlar daha önce okuduğum İhsan Oktay Anar kitaplarından daha farklıydı. Senin bahsettiğin gibi kişilerle ilgili bir atıf algılayamadım. Daha önceki kitaplardaki gibi “hırs” konusunu da genel olarak kitap içine dağılmış ana bir konuymuş gibi görmedim.
Senin bahsettiğin atıflara gelince, Asım ve Cüce Hz.Ali ve Hz.Muhammed olamaz. Çünkü onların arasındaki ilişki hiçbir şekilde Hz.Ali ile Hz.Muhammed arasında yaşanmamıştır.
Diğer taraftan Zahir’in Kıyamet Günü gelecek olan Mehdi (Hz.Davut değil Hz.İsa) olduğu hissine ben de kapılmıştım.
Edebiyat terimi : Anakroni : tarihi kesin olarak bilinen bir olayı değişik bir tarihte gerçekleşmiş; yaşadığı zaman belli olan bir kişiyi de değişik bir tarihte yaşamış gibi gösterme.
Zahirin Hz. İsa ve Muhteşem Batın Hazretlerinin de Babası olduğunda sanırım hem fikiriz.
Hz. İsa Lazar’a ( Meryemin kardeşi ) Mezarından çık demiş ve ölüyü diriltmiş. Suskunlarda da Lazara hemen o evden çık diyor, Tağutun evinden sağlimen çıkıyor.
İçtiği rakı kanım , kavun etim diyor, şarap ve ekmek hikayesini o şekilde anlatmış.
Aynı bakış açısıyla bakarsak :
Neva zaten Hak, Hak aşkı. İkisi de aşıktı.
Hz. Muhammed okuma bilmiyordu deniyor, Cücede okuma yazmayı sonradan öğrendi, Hz. Muhammed tüm dini kitapları okumuş, Cücede fıkıh kitapları okuyor,
Hz. Muhammed Kuranı 22 senede yazdırdı, Cücede eserlerini Asıma peyderpey yazdırıyor. Hz. Alinin bilinen mezarı yok, Asımında ruhu azapta.
Hz. Muhammedi öldürmeye geliyorlar, O’nun sedirine Hz. Ali yatıyor ve az kalsın Hz.Muhammed yerine Hz. Aliyi öldüreceklerdi, suskunlarda da Cüce Asımı ilk önce sedirde öldürmeye çalışıyor. Dikkat ederseniz Davut Cüceye, Asımı nasıl kalleşçe öldürdün diye soruyor. Hz. Ali camide arkadan bıçaklandı, kalleşçe.
Hz. Alininde yazdırdığı kitaplar var onlardan biri : Nehcul Belağa, sonradan değişikliğe uğramış, yani Asımın bestesi. Davutun düzelttiği, yani Mehdi gelince açığa çıkacak gibi ( Davut suskunlarda binyılların öfkesinden bahsediyor )
Hz. Muhammed ölmeden önce Veda hutbesini yazdırmış. İşte bu noktada sonatın veda hutbesi olabileceğini düşündüm.
Bunun gibi bir sürü benzetme daha var ama sanırım bunlar yetecek.
Kulla Allah arasına kimse giremeyeceğine göre, aradan da 1500 sene geçmiş, yapıcı olmayan şeylerin karşısındayım, olayları tırmandırmaya gerek yok, en çok barışa birlikteliğe ihtiyaç olduğu dönemde nifak sokmaya gerek yok öyle değil mi?
Bu kitapta gizli olarak bahsettiğim tema var gibi geliyor, umarım yanılıyorumdur, en azından iyi beyin jimnastiği yaptırdı.
gerçekten iyi beyin jimnastiği yaptırmış :)
ben bu şekilde bakmamıştım kitabı okurken. Aslında okurken daha çok daha önceki Anar kitaplarının benzeri ve ana teması olan hsyatlar beklemiştim belki de bu yüzden bakışım seninkinden daha farklı, bilemiyorum.
Yalnız bu kadar açıklamandan sonra bile aklımda hala Cüce ile Asım’ın arasındaki ilişki var. Belki de orası yazarın Hz.Muhammed ile Hz.Ali’nin ilişkisinden daha farklı olan bir taraf katmak istemesi ile ilgilidir.
hakıkaten kıtabı okurken büyük zevk aldım. ama aklıma takılan bir soru vardı oda roman bölümlere ayrılırken neden 1 inçi 2iıçi 3 ünçü bolüm olarak deyilde yegah segah dugah olarak ayrılmış bu sorunun çevabını çok merak ediyorum? sizin kıtaqplarınızı okuyoçagım hepsini imkan buldukça ama ben bir iletişim oğrençisi olarak hanği kıtabinızı ilk okuyum ? size ve eserlerinize büyükk saygım var cevabınızı en kısa sürede bekliliyorum
benim bi kitabım yok ki daha :)
romanı okurken büyük zevkle okudum hakikaten çok güzel bir kitap ama aklıma takılan soru kitap neden 1 2 3 bölüm diye ayrılmamışta yegah dügah ve segah diye ayrılmış bunu çok merak ediyorum cevabımı en kısa sürede iletirseniz sevinirim saygılar…
yegah, segah, dügah olarak ayrılması romanda işlenen musikiyle ilgili olabilir. En azından ilk bakışta o geldi aklıma. Bunlar Türk müziğinde makam isimleri.