sikiş
2007 Eylül | Aylak Adam...

Aylak Adam…

B.yi ararken buldum kendimi…

Ramazan Nostaljisi: Çocukluğum ve İnançlarım…

Eylül27
Mystify

Hayatım boyunca hep en büyük sorunlarımdan biri olmuştur inanç. Özellikle insanın kişiliğinin oturmaya başlayıp da artık çocukluktan çıktığı 15–20 yaş evrem için büyük sorundu. Mesele inanıp inanmamam değildi elbette. Sorun doğru olarak bildiğimi uygulayıp uygulamamla alakalıydı. Doğru olduğunu bildiğim şeyleri yapmayıp yanlışta ısrar etmek her zaman bende bir huzursuzluk yaratmıştır. Hatta öyle ki zaman zaman bu huzursuzluk günlük hayatımın merkezine bile oturmuştur. Bugünlerde olduğu gibi…
Ramazan ayı girdiğinden beri aslında içimde bir huzur duymam gerekirken o huzuru duyamamak bile artık iyiden iyiye içimi kemirir oldu. Ara sıra artık inandığım gibi yaşayacağımı söyleyip, daha sonra kararımdan caymalarım da ayrı bir huzursuzluk benim için. Durum bu kadar vahim değil belki de, bilemiyorum. Arada sırada da olsa inanmanın huzurunu duyuyorum içimde.
Bugün okuduğum Ahmet Altan’ın yazısından sonra geçmişe doğru bir yolculuk yaptım tekrar. Bu yolculuğu sık sık yapıyorum bu aralar. Özellikle iftarı bir saat geç açmamın sebebi olan işimden eve dönerken -herkesin iftar sofrasında ya da o sofradan çoktan kalkmış olduğu zamanlarda- sessiz ve kimsesiz sokaklarda yürürken hatırlıyorum sık sık çocukluğumun köyündeki ramazanları. Ne kadar heyecanlıydık o zamanlarda! Ya da o heyecanı nasıl da yaşatırdı bize büyüklerimiz!
O zamanlarda oruç tutmuyorduk tabiki, malum oyun çocuğuyduk büyüklerimizin deyimiyle. Bütün gün oruç tutan büyüklerimizin oturduğu bazen kış güneşinin ısıttığı ağaçlıklar altında bazen de cami avlularında koşturur, arada sırada dedelerimizin anlattığı eski ramazanları, eski yaşantıyı dinlerdik çocuk merakıyla. Günlerce süren yollar, şimdilerde televizyonların yerini aldığı gaz lambalarının ışığında yapılan ev sohbetleri, konuşulanlar, yaşananlar anlatılırdı. Aynı sözle başlanır, aynı sözle biterdi sohbetler: “Eskiden böylemiydi ya?”. İkindi ezanı iftara az kaldığının habercisiydi. Bir taraftan da insanların sokaklarda birbirleriyle olan sohbetlerinin başlangıcının habercisi. Akşam ezanına doğru eğer evde değilsek bizim cami önündeki sokaktaki koşuşturmalarımız arasında büyükler toplanırdı ezanı beklemek için. Evlerden börekler çörekler gelirdi camiye gelenler iftarı açsın diye. Hoş sohbetler burada da devam ederdi ama biz katılmazdık bu sefer. Çünkü muhtemelen o zamanlarda oyuna dalmış çocuklar olarak bunların farkında bile değildik. Ama buna rağmen bizde ramazanlar ayrı bir tat katardı çocuk hayatımıza. Büyükler daha iyi alıyorlardı eminim o tadı.
Bazen minarenin yanan ışıklarını bekleyen o çocuk olmasak da -bizim camimiz biraz küçüktü, hatta minaresi bile yoktu- pencereden akşamın son gün ışıklarının yok olmasıyla beraber akşam ezanını duymayı bekleyen çocuklardık biz. Heyecanla oturulurdu yerdeki sofraya. Bazen sofralar yetişmezdi de bir telaş alırdı ortalığı. İnsanların yüzlerinde artık benim reklâmlarda sık sık ama gerçekte nadiren gördüğüm gülümseyişleri olurdu…
Böyle düşüncelere dalmışken birden kendimi o soğuk, kömür kokularının sindiği, insanların birbirini çoğu zaman tanımadığı, insanın güvenliğinden bile şüphe ettiği, gerçek kalabalıklar arasında yalnızlığın yaşandığı sokakta bulunca ürperiyor içim. Şehrin beton duvarlarının arasında yiten duygularımın ardından öylece bakakalıyorum. Uzansam tutamayacağım onları, biliyorum… Özlüyorum o eski çocukluğumdaki ramazanları. Diyeceksiniz ki ‘daha dur kaç yaşındasın ki?’; haklısınız ama artık zaman o kadar hızlı değişiyor ve ivmesi o kadar arttı ki hayatın, ‘eski’ demek için yıllar üzerinden konuşmak gerekmiyor artık çoğu zaman. Geçen gün aldığınız dizüstü bilgisayarınız, perdeniz, elbiseniz artık ‘demode’ oluveriyor bir hafta belki de bir ayda.
Böyle işte. Eskiye olan özlemim, inancımla ilgili sorunlarım depreştiğinde, artık içinden çıkılmaz bir ruh hali oluşuyor bende…

24 Ekim 2005

Mektuplar…(3)

Eylül20

Mektup

Sevgili B.
Her gelen mektubun, sana attığım bir önceki mektubun ulaştığının habercisi gibi. Attıktan sonra önce ulaşıp ulaşmadığını merak ediyor, bir süre sonra ise ulaştığını düşünerek cevabını bekliyorum sabırsızlıkla. Hey Hat! Günümüzün teknolojisini iyi buluyorum bazen ama biz yıllardır yaptığımız gibi mektuplaşmaya devam edelim. Zaten kim kaldı ki eskilerin samimiyetini ve doğallığını önemseyen.
Yazdıklarını okurken ne kadar da güzel bir çocukluk geçirmişiz de çabucak bitmiş diye iç geçirdim. Zaman nasıl da geçip gidiyor geride bıraktıklarını umursamadan ve takvimler nasıl döküyor yapraklarını!
Geçen akşam ellerim cebimde, aklımda bana yazdıklarının döngüsü, yüzümde belli belirsiz bir gülümsemeyle eve dönerken sokakta oyun oynamaya çalışan çocukları gördüm. Üzüldüm. Artık bizim gibi özgür sokakları kalmamış buralarda. Aşk merdivenleri de yok. Bir gece sende, bir gece bende kalan müzik kutumuzdaki her birinin anlamı ayrı olan şarkıların bizi birbirimize nasıl bağladığını da anlamayacaklar hiçbir zaman. Sorsam bilirler mi ki müzik kutusu nedir?
Gidişiniz her aklıma geldiğinde, içimde bir yerlerde kapanmayan bir yaranın acısını duyuyorum. Ayrılıklar bizimki gibi büyük sevgileri yok edemese, hatta onları pekiştirse de o küçük aklım ve kalbimle üzerime koskoca bir dünya çullanmıştı gidişinle. Nereye gittiğini bile soramadan gidivermiştiniz öylece. Annem uzunca bir süre anlayışlı davranmakla birlikte, döneceğinize dair yalan söyleyerek zorla yemek yedirmeye çalışmıştı. Çocukluğun zayıflığını taşıyan bedenim ancak bir hafta tahammül edebildi açlığa. Sonrasındaysa, iştahsız hallerde yediğim yemekler, ancak gidişinizden iki ay sonra senden gelen haberlerin içimi ferahlatmasından sonra tadı gelen yemeklere bıakmıştı yerini.. İlk yaz tatilinde geleceğinizin haberini aldığımda iple çeker olmuştum elektrik tellerinde serçelerin yerine kırlangıçların tüneyeceği günleri.
Geleceğiniz günün gecesinde hiç uyumadığımı, ancak sabaha karşı göz kapaklarımın yorgun düştüğünü hatırlıyorum. Sabah olup saat sekizi vurduğunda aniden uyanıp anneme niye daha önce uyandırmadığını sorarken, geç kaldığımın üzüntüsüyle ağlayarak sokağa koşmuştum. Sokak boştu. Sen daha gelmemiştin.
Öğleye kadar sizi hiç kımıldamadan oturup o sokakta beklemiştim saatlerce. Ufakta sizi biraz daha getirip getirmeyeceği meçhul eski, beyaz Anadol belirdiğinde en az onun kadar hızla size doğru koşmuştum. Senin camdan çıkan başınla ellerinin hareketleri en az benim kadar heyecan duyduğun göstergesiydi. Yüzlerimizdeki şenliği unutamıyorum hiç.
Geçmişe gidince unuttum yine bugünü. Biraz hastayım bu aralar. Yazın son günleriyle sonbaharın ilk günleri arasındaki bu hava geçişine hala alışamadı vücudum. Alışmak da istemiyor sanırım. Geçecek ama. Bunun dışında hala aynı yolda yürüyüp aynı işe gidiyorum. İşe gittiğim sabahlar hala sokaktan geçen simitçiyle uyanıyorum, arada sırada asfalttan hızla geçen arabaların lastiklerinin altında ezilen yolun iç gıcıklayan sesi ve kornaları uyandırsa da beni, pazar günleri erken saatlerde, ağaçlardaki kuşların cıvıltıları ve sokakta sesleri birbirine karışan esnafla uyanıyorum. Yüzümde bir gülümsemeyle uyanıp perdeleri açıyorum hemen. Karşı pencerede seni gördüğüm günleri anımsayıp iç çeksem de senin aslında bana, karşı pencereden daha da yakın olduğun hissiyle huzuru buluyorum tekrar. Sokağı seyre dalıyorum. Simitçi amca bir taraftan bağırırken, Bay Hristo ile Bayan Iris arasında geçen atışmalar da karışıyor buna. Birbirini bu kadar seven iki insan hala inatlaşmaktalar! İnanamıyor insan. Onları da anlatırım sonraki mektubumda.
Senin mektubunun gelmesiyle yağmurların gökten inmesi bir oldu. Sana bu mektubu yazdığım gece yarısında bardaktan boşanırcasına yağmur yağmakta dışarıda. Yine yeşerir mi çimler bilmiyorum ama göldeki balıkların bir daha hayata geri dönmeyeceği kesin.
Bizi çizdiğin resme bayıldım. Bu kadar güzel ve samimi daha iyi anlatılamazdı bizim sokak küçük penceremizden. Aynı sokağın şimdi kaybolmakta olduğunu gün ve gün izlerken, sokağı adım adım arşınlarken içim acıyor. Tıpkı sevdiğin birinin öleceğini bilirken, onun son günlerini baş ucunda ölümü bekleyerek geçirmek gibi.
Değişen tek şey taştan sokaklar da değil. Eskiden onları dinlemekten, onlarla uğraşmaktan büyük haz duyduğumuz, hatırlarını her soranla yaptıkları sıcak sohbetlerini elleriyle yaptıkları çayla süsleyen, camlarını kırarken sanki hiçbiri bizim yaptığımızı bilmiyormuş gibi kaçıp saklandığımız esnaf da ya kepenklerini kapatıyor ya da gözlerini. Karşı kaldırımdaki dükaknında hergün sabah bize en taze elmalarından veren manav Müjgan Teyze geçen ilk baharda kapattı sevgiyle parıldayan yeşil gözlerini. Gidişiyle oluşan boşluğu dolduramadı karşıda açılan süpermarket. Kim doldurabilir ki güler yüzüyle bütünleşen, bütün yakınları terkedip gittikten sonra bile  dimdik ayakta duran Müjgan Teyzenin yerini? Uzun zamandır konuşmadan sadece gülümsüyordu insanlara. Kim bilir belki akışına kaptırdığımız hayatlarımıza bakıp kaçırdıklarımızın farkında olmayan bizlere gülüyordu. Gitti işte. Gülümseyen bir yüzle gitti. Tadı tuzu kalmadı ama sokağın anlayacağın. Her giden boşluğunu dolduracak birilerini bırakamadan gidiyor bu sokaktan. Biliyorum üzüleceksin bu satırları okurken ama zaman işte, kimin hangi durakta ineceği belli olmuyor!
Sadece mektupların değil de sen de gelirsen, göldeki balıkların da sokaktaki eski iyi insanların da ruhları geri gelir belki. Sahi yolun düşmüyor mu hiç buralara? Uzaktasın da sesim gitmez mi oraya?
Kal sağlıcakla…

C.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

posted under Hayal, Yazı Dizisi | 4 Yorum »

Konsept Dışı…(3)

Eylül15
dergi

Aklımdayken siz de faydalanın istedim. Hatırlarsınız, 2005 yılında askerliğimin ilk ayında yayın hayatına başlayan bir dergi vardı: Brunch. Akşam gazetesinin her Pazar ücretsiz verdiği dergi, her hafta farklı konularla sizin zamanı takip etmenizi sağlıyor. Ücretsiz bir dergi olmasına rağmen ücretli bir dergi kadar güzel olduğunu düşünmekteyim. Zaten daha önce de size bu dergiyi tavsiye etmiştim. Aynı zamanda bu derginin soft haline Akşam gazetesinin internet sitesinden de ulaşabilirsiniz.

Brunch’tan ziyade hatırlatmak istediğim şu ki diğer gazeteler de iki yıl sonra bu konseptin farkını farketmiş olacaklar ki şimdi de Hürriyet gazetesi Pazarları Atlas dergisini, Sabah gazetesi de Cumartesi günleri sizlere daha önce tavsiye etmiş olduğum ve edebiyatı insana daha farklı ve çekici sunan K dergisini ücretsiz veriyor. İsterseniz yine Alkım Yayınlarından çıkan F (Futbol) dergisini alabiliyorsunuz.

Ramazan ayı hepimize hayırlı olsun. Huzuru getirsin. Önümüzdeki günlerde bir Ramazan nostaljisi yapacağız sizinle.

Bu güzel Cumartesi sabahı güzel bir de şarkı dinleyin. Çok düşünceliyim, biliyorum :)

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

posted under Tavsiye | Yorum Yok »
« Older Entries



Kısmet: Aşk Başka Birşey… (16/07/2006)

Son Sözler...

Yeni… - 1 Comment
Öğreti… - 2 Comments
İhsan Oktay Anar – Suskunlar… - 9 Comments
Bangkok… - 1 Comment

Abone olmak için:

RSS abone ol!Feedburnerda sizin için yaktım...

E-mail adresinizi giriniz:

  • Giriş
  • İstatistikler...