Ramazan Nostaljisi: Çocukluğum ve İnançlarım…
Hayatım boyunca hep en büyük sorunlarımdan biri olmuştur inanç. Özellikle insanın kişiliğinin oturmaya başlayıp da artık çocukluktan çıktığı 15–20 yaş evrem için büyük sorundu. Mesele inanıp inanmamam değildi elbette. Sorun doğru olarak bildiğimi uygulayıp uygulamamla alakalıydı. Doğru olduğunu bildiğim şeyleri yapmayıp yanlışta ısrar etmek her zaman bende bir huzursuzluk yaratmıştır. Hatta öyle ki zaman zaman bu huzursuzluk günlük hayatımın merkezine bile oturmuştur. Bugünlerde olduğu gibi…
Ramazan ayı girdiğinden beri aslında içimde bir huzur duymam gerekirken o huzuru duyamamak bile artık iyiden iyiye içimi kemirir oldu. Ara sıra artık inandığım gibi yaşayacağımı söyleyip, daha sonra kararımdan caymalarım da ayrı bir huzursuzluk benim için. Durum bu kadar vahim değil belki de, bilemiyorum. Arada sırada da olsa inanmanın huzurunu duyuyorum içimde.
Bugün okuduğum Ahmet Altan’ın yazısından sonra geçmişe doğru bir yolculuk yaptım tekrar. Bu yolculuğu sık sık yapıyorum bu aralar. Özellikle iftarı bir saat geç açmamın sebebi olan işimden eve dönerken -herkesin iftar sofrasında ya da o sofradan çoktan kalkmış olduğu zamanlarda- sessiz ve kimsesiz sokaklarda yürürken hatırlıyorum sık sık çocukluğumun köyündeki ramazanları. Ne kadar heyecanlıydık o zamanlarda! Ya da o heyecanı nasıl da yaşatırdı bize büyüklerimiz!
O zamanlarda oruç tutmuyorduk tabiki, malum oyun çocuğuyduk büyüklerimizin deyimiyle. Bütün gün oruç tutan büyüklerimizin oturduğu bazen kış güneşinin ısıttığı ağaçlıklar altında bazen de cami avlularında koşturur, arada sırada dedelerimizin anlattığı eski ramazanları, eski yaşantıyı dinlerdik çocuk merakıyla. Günlerce süren yollar, şimdilerde televizyonların yerini aldığı gaz lambalarının ışığında yapılan ev sohbetleri, konuşulanlar, yaşananlar anlatılırdı. Aynı sözle başlanır, aynı sözle biterdi sohbetler: “Eskiden böylemiydi ya?”. İkindi ezanı iftara az kaldığının habercisiydi. Bir taraftan da insanların sokaklarda birbirleriyle olan sohbetlerinin başlangıcının habercisi. Akşam ezanına doğru eğer evde değilsek bizim cami önündeki sokaktaki koşuşturmalarımız arasında büyükler toplanırdı ezanı beklemek için. Evlerden börekler çörekler gelirdi camiye gelenler iftarı açsın diye. Hoş sohbetler burada da devam ederdi ama biz katılmazdık bu sefer. Çünkü muhtemelen o zamanlarda oyuna dalmış çocuklar olarak bunların farkında bile değildik. Ama buna rağmen bizde ramazanlar ayrı bir tat katardı çocuk hayatımıza. Büyükler daha iyi alıyorlardı eminim o tadı.
Bazen minarenin yanan ışıklarını bekleyen o çocuk olmasak da -bizim camimiz biraz küçüktü, hatta minaresi bile yoktu- pencereden akşamın son gün ışıklarının yok olmasıyla beraber akşam ezanını duymayı bekleyen çocuklardık biz. Heyecanla oturulurdu yerdeki sofraya. Bazen sofralar yetişmezdi de bir telaş alırdı ortalığı. İnsanların yüzlerinde artık benim reklâmlarda sık sık ama gerçekte nadiren gördüğüm gülümseyişleri olurdu…
Böyle düşüncelere dalmışken birden kendimi o soğuk, kömür kokularının sindiği, insanların birbirini çoğu zaman tanımadığı, insanın güvenliğinden bile şüphe ettiği, gerçek kalabalıklar arasında yalnızlığın yaşandığı sokakta bulunca ürperiyor içim. Şehrin beton duvarlarının arasında yiten duygularımın ardından öylece bakakalıyorum. Uzansam tutamayacağım onları, biliyorum… Özlüyorum o eski çocukluğumdaki ramazanları. Diyeceksiniz ki ‘daha dur kaç yaşındasın ki?’; haklısınız ama artık zaman o kadar hızlı değişiyor ve ivmesi o kadar arttı ki hayatın, ‘eski’ demek için yıllar üzerinden konuşmak gerekmiyor artık çoğu zaman. Geçen gün aldığınız dizüstü bilgisayarınız, perdeniz, elbiseniz artık ‘demode’ oluveriyor bir hafta belki de bir ayda.
Böyle işte. Eskiye olan özlemim, inancımla ilgili sorunlarım depreştiğinde, artık içinden çıkılmaz bir ruh hali oluşuyor bende…
