sikiş
2007 Haziran | Aylak Adam...

Aylak Adam…

B.yi ararken buldum kendimi…

Tatil…

Haziran24

Sunset_part_IV_by_PaulHenrik

Az önce döndüm. Sıcaktı oralar, soğuklardan eser yoktu. İnsanın yanında sevdikleri olunca böyle oluyor belli ki. En yakın kardeşim diyebildiğim dostlarımla güzel bir tatil yaptık. Gece şehri yukarıdan izlerken türküler söylemek, gece sahile oturup denizin sesine eşlik eden gökteki parlak aya seslerimizle eşlik etmek güzeldi. Şarkılar söylendi o güzel gecelerde.
Bir araya gelince eğlenmeyi de ihmal etmedik. Zaten biz hiçbirşey yapmasak da birlikteyken eğlenirdik, gördüm ki birşey eksilmemiş o halimizden. Gülerek hatırlayacağımız, hüzünlenerek anlatacağımız hikayeler bıraktık geride. Hep birlikteyken anlatacak hikayeler çıktı işte yine. Zamanın bir yerinde, birimiz eksilirse eğer bunlarla hatırlanacağız belki de. Dönüşte hüzün bastı çok. İnsanın sevdikleriyle geçirdiği zamanın hızla geçip gitmesi ne kadar da kötü! Gelirken geçmişi düşündüm, umutla ve içimde oluşan bir buruklukla geleceğe baktım sonra. Dostlarımın varlığı bir kez daha kuvvet verdi. Zaman ne kadar hızla akıp gidermiş anladım. Zamanın neresinde olduğumuzu unuturmuşuz o yanımızdan geçtikçe. İşte o zamanın bir "an"ındayken hatıralar canlandı gözümde. Nereden nereye dedirten cinsten bir hızla akmış zaman. Dostlarla yaşanan anlar ne kadar da kıymetli ve güzelmiş!
Hayat hızla akıp gidermiş! Neler paylaşılmış, neler paylaşılmak istenmiş de paylaşılamamış. Gidilmek istenen yollara çıkılmış da dönülmüş yoldan, birileri beklenerek hep ne çok vakit kaybedilmiş. Ne çok vedalar edilmiş, ellerin sallanmadığı. Hayatmış, koca bir yalanmış işte. Ölümün soğukluğu hep ensemizde.
Hüzün dolu geldim buraya. Özlemişim dostlarımı. Gelirken bir kitap okuyordum da daha da canım sıkıldı. “Neden?” diye sordum kendime. İnsanın aradığını bulması bu kadar zor mudur? Aslında karşısına çıkar ya da hep yanındadır da anlamaz mı? Yanımızdan mı geçip gitmiştir? Düşününce anlamsız geliyor bazen. Zaman hızla geçiyor işte. Hep o akışın hızına kaptırıyoruz kendimizi. Oysa o kadar kısa ki!
Son gece saat dördü beş geçe yıldızlara bakıp yalnız olanlarının şarkısını dinledim. Hayat zor geldi çekip gitmek istedim.
Oturdum sigaramı içiyorum balkonda. Hafif bir rüzgar, kulağımda oturup şarkılar söylediğimiz sahildeki denizin sesi. Öylece susuyorum da bakmayın haykırıyor aslında içim…

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

posted under Anı | 8 Yorum »

Polyanna Olmak…

Haziran13
way_up_higher_III_by_mordachai71

Bütün cümlelere eskiden diye başlıyoruz. Her cümlenin başına gelen klişe bir laf oldu artık. Yaşımızın çok büyük olması da gerekmiyor. Otuzunu bulan artık cümlelerine “Eskiden…” şeklinde başlayıp devam ediyor. Haksız da sayılmazlar. Çünkü eskiden daha farklıydı herşey. Ben ki daha otuzuma gelmeden bunu söyleyebiliyorsam gelenlerin daha da bir hakkı var belli ki.

Eskiden hepimiz çocukken hayat bir oyundu bizler için. Hayatın bütün rolleri oyunlara dahil edilip oynanabilirdi ve her çocuk bu rolün hakkını fazlasıyla verirdi. Doktor rolündeki bütün çocuklar ateş ölçer, kalp sesi dinlerdi. En kötü ihtimalle önce iğneyi kendine sonra çuvaldızı size batırırdı. Herşey olması gerektiği gibiydi zamanında. Kimse doktor rolündeyken karşısındakine ölecek olan arkadaşının kötü haberini, morgta yatan babasının cansız bedenini haber vermez, ümidi kalmadığı anlarda omzuna dokunup “Allah sabır versin!" demezdi. Elbette eskiden de bunları diyenler vardı. Ama bunu söyleyenler, artık haddi hesabı olmayan hastalık listesinden olmadık şıkları seçmezdi hiçbir zaman. O zamanlar kimse kanserin bu kadar yaygın olduğunu bilmezdi mesela.

Eskiden ben daha çocukken ve ilkokuldayken, daha önce bahsettiğim tepedeki bahçede rüzgarlar eserdi. Tepeden aşağıya bakıldığında büyük bir düzlük görünürdü. Tarlalara ekilmiş çeşit çeşit bitkinin rengarenk, desen desen dansını görürdünüz. Dağın aşağılarındaki kat kat düzlüklerden etekte kurulu köyüme kuvvetli bahar rüzgarları estiğinde hemen o tepeye koşar, bedenimizi rüzgara karşı tutardık. Gözlerimizi kapatır uçardık. Uçar gibi yapardık. Sonrasında bazen yağmur yağar köyüme bereket gelirdi. O zamanlar kimse vakitli vakitsiz gelen felaketlerden bu kadar haberdar değildi. Hiçkimse kuraklıktan, küresel ısınmadan, uçuran rüzgarlardan haberdar değildi ve Çin’de sel olurken Hindistan’da kuraklık olacağını düşünemezdi.

Hayat biz çocukken hepimiz için sadece bir oyundu. Hep öyle kaldı. Bizde savaşlar sadece toprağa sapladığımız ince ağaç dallarından askerlerin yaptıklarından ibaretti. Sabah okula giderken izlediğim haberlerde Körfez Savaşı’nın son durumunu anlatan “ajans bültenleri” geçerdi. Hiç anlamazdım ki! Hayat sert esen rüzgarlara kendimi bırakıp ayaklarımın yerden kesilmesini beklediğim, o doğallık içerisinde temizlendiğimi düşündüğüm anlardan, kaygısızca zamanında yağan yağmurlarda ıslanmaktan, sonra anneden azar işitmekten ibaretti.

Hayat sadece bir oyundu, ve oyun artık o günlerde olduğundan daha da gerekli yetişkin hallerimiz için. Her gün sabah bir adet alınması gereken ilaç gibi şimdi. Dünya dönerken, kaybettiğimiz değerleri, verdiğimiz zararları, yaptığımız hataları düzeltebilmek için daha da gerekli. Çünkü çocukken içimizde taşıdğımız saflık yok olmaya başladığından beri hayatımızda çok büyük yaralar açıldı ve artık hayat içinden çıkılması zor bir hal aldı. Sırf bu yüzden, eskiden, çok eskiden, biz daha kirlenmemişken içimizde taşıdığımız o insanlığı dışarı çıkarmak için o oyunlar gerekli bize. Rüzgara bırakıp uçmaya çalıştığımızdaki saflığımızı hatırlamaya ihtiyacımız var. Küçükken doktor olduğumuzda yaptığımız kalp dinleme seanslarına, başkalarını anlamaya çalışmaya ihtiyacımız var. Elimizden kayıp giden hayatlarımızı insanlık için daha iyi şeyler yapmak için harcamaya ihtiyacımız var. Eskilerin eskiye özlemi boşa değil belli ki! Eskiden, böyle değildi ki!

posted under Düşünce, Hayat | 3 Yorum »

Tesadüf…

Haziran3

Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı,değil miydi?
Bunu o günler kim bilebilirdi?
“Eylül’de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen” notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın,
Ve saat 16.04′tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman’ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını

Yalnız Bir Opera, Murathan Mungan

metro

Senin geleceğin yoldan sana geliyorum. Kalabalıklar içinde ilerlerken aklımda gideceğim yerden çok seni görebilme ihtimaliminin hayali var. Usul usul insanlar yanımdan geçiyor. Her geçen insanın yüzüne bakıyorum. Baktığım yüz sen değilsen hiç mi hiç görmüyorum aslında. Saatim gece yarısına çok kalmadığını söylüyor. Adımlarım yavaş. Sırf seninle kesişen yollarımda seni görebilmek seninle tesadüfen karşılaşmışız gibi yapıp seninle iki çift laf edebilmek için yavaşça atıyorum her bir adımı. İnsanlar omuzlarını birilerine çarpıp karşısındakinin yüzünü bile göremeden özür dilerken ben senin yüzünü arıyorum. Hafif bir rüzgar var havada. Baharın hiç yaşanmadığı bir zamanda yazın “geldim” haykırışları sıcak ve yüzümün kıvrımlarında oluşan bir iki damla terle gösteriyor kendini. Ben seni düşünüyorum.
Belki birazdan karşılacağız seninle. Ben önce şaşırmış gibi yapacağım ve sonra ayaküstü bir sohbete başlayacağız. Nasıl olduğunu, neler yaptığını soracağım ve senin sözlerinin dalgası kulaklarımdan beynimin kıvrımlarına ulaşırken, ben senin gözlerinde boğuluyor olacağım. Öyle derin bakacağım ki sana, sen bile uyandıramayacaksın o rüyadan beni. O kocaman ve bir o kadar da masum gözlerinde boğulurken ben, sen muhtemelen bana sorular soracaksın ve ben hissettiğim en saf hisle cevap vereceğim gözlerinin esaretinde, hipnozların en iyisine uğramış gibi. Anlamayacaksın hiç ne olup bittiğini. Ben seninle uzak diyarlara gitmiş, gecenin en güzel ve en derin dakikalarını yaşamış olacağım ama sen sadece bir gülümseyen yüzle yaşayacaksın o anları. Zaman hızla akacak. O kısa zaman bütün günümü doldururken ayrılık anı gelecek ve o anları saniyelerin uzamasını istediğim bir sarılmayla noktalayacağız seninle.
Sen benim geldiğim yolda, ben de senin geldiğin yolda ruhumu geride bırakmış olarak ilerlerken geri dönmeyi isteyeceğim için için, yüzünü bir daha görebilmek için. İstemesem de, dönme isteği sen uzaklaştıkça gerçekliğini yitirecek ve ben seni tekrar görebilmek için kafamda binlerce bahane uyduracağım omzumu yanımdan geçenlere vururken. Kaba saba bir adam olduğumu düşünecekler bana arkadan bakıp çünkü hiçkimse benim seninle olan rüyalarımı görmeyecek.
Belki de bütün bunların hiçbiri olmayacak. Kim bilebilir ki! Metroya giden merdivenlerden yavaş adımlarla iniyorum şimdi. Yürüyen merdivenlerde yanımda hızla geçen insanlara yol veriyorum. Koridorlardan zaman zaman gelen insan seline takılıyor gözlerim. Sen yoksun henüz. Belki de buradan bile gelmeyeceksin. Belki ben senin buradan gelebilme ihtimaline takılıp kaldım bir öğrencinin bir derse hep takılması gibi. Bilmiyorum. Ufukta son köşe görünürken daha da yavaşlıyorum. Adımlarım duracak kadar yavaşlamaya başlıyor. Dönecekken bekliyorum biraz, olabildiğince ağırdan alıyorum zamanı. İnsanlar yüzüme bakıp niye beklediğimi sorguluyor. Belki rahatsızlandığımı düşünüyorlar, belki de anlam veremeyip geçip gidiyorlar yanımdan. Bense çevremden ayrı bir dünyada yaşıyorum.
Yoksun.
Metroda bekleyen yalnız insanlar görüyorum. Hepsi kendi dünyalarında bambaşka yerlere gitmiş, buradan bakınca, inan bana, bekledikleri metro değil de hayalleriymiş gibi geliyor insana. Keşke yanımda olup görseydin mesela şu köşede oturmuş elleri çenesinde karşıdaki duvara bakan uzun sarı saçlı kızı. Aradığı, uzaktaymış gibi baktığı duvardaki İstanbul gravürleri değil elbette. Belki de o yerlerde geçirdiği zamanları düşünüyor. Kim bilir.
Bense yol boyunca kurduğum hayellerdeki rollerinle seni düşünüyorum. Sana söylettiğim replikleri düşünüp acabalı sorular soruyorum kendime. Yanımdan biri geçti şimdi. Yüzüme bakarken garip bir dudak büküşü vardı. Kim bilir ne düşündü. Çok da önemli değil boşver.
Karanlıkların içinde gelen metroya bineceğim birazdan. Zaman hızla akarken hala karşıdan gelen metrodan senin inebilme ihtimalini bekliyorum. Gelmiyor kimse.



Kısmet: Yak.. (27/01/2009)

Son Sözler...

Yeni… - 1 Comment
Öğreti… - 2 Comments
İhsan Oktay Anar – Suskunlar… - 9 Comments
Bangkok… - 1 Comment

Abone olmak için:

RSS abone ol!Feedburnerda sizin için yaktım...

E-mail adresinizi giriniz:

  • Giriş
  • İstatistikler...