İstanbul…
Güneş, Beşiktaş’ın eski ama kirası bi’ tomar para evlerinin duvarlarını inceden taciz ederken, Beşiktaş İskelesini önüme, boğazı soluma ve iki üç parça eşyamı bünyesinde barındıran çantamı yanıma almış Üsküdar’da güne "merhaba" diyordum bir kaç martıyla birlikte. Etrafımı saran bahar havası şeklen güzel, dinen caiz ve kıyamet alameti, ilmen ve fennen küresel ısınmanın marifeti. Duyarlılığımı üç günlüğüne paltomun iç cebine atıyor ve baharmış gibi kandırıyorum kendimi. Bir grup insanla beraber atlıyorum vapura, çoğu için rutin bir seyehat olan "vapurla karşıya geçiş" benim gibiler için heyecan verici bir şey oluyor, çaktırmıyorum etrafıma. Buraların adamıymış gibi yapıyorum. Sanki her gün en az iki defa boğazı yaran vapurun sigara içilebilir kısmında karşıdan karşıya geçiyormuş, çığırtkan martıları dikkate almıyormuş, sabah kahvaltısını simit çayla vapurda geçiştirip patrona sövüyormuş gibi yapıyorum. Kimseyle konuşmuyor, konuşmak için de bir girişimde bulunmuyorum. Geride bıraktığım kız kulesine yönümü dönüp, hep bir ağızdan söylenen şarkılar kadar içten bir "merhaba" diyorum İstanbul’a. Hasret kaldığım bir sevgiliye der gibi, gülümseyerek. Elinde deniz kokulu çayla, çaycı yarıyor kalabalığı, iki şeker koyup uzatıyor çay isteyene. Bardak altının iki ucundan tutuşan eller İstanbul’un güzelliği, bir yudum çekip çaydan, buharını seyreylemek her aşığın istediği. Beşiktaş iskelesine yanaşıyoruz, amaçlı kalabalık hedefe doğru ilerliyor, benim gibilerse hayatı ağırdan almaya devam ediyor. Bir daha gelmezsem diye helalleşiyorum vapurla, bir daha gelsem de hatırlamaz beni aslında. Umursamıyorum. Vapurdan inip hayata karışan onlarca insanın arasında küçük bir adamım, küçük adımlarla yürüyorum dostlarıma…
Konuk Yazar: mebhut
