sikiş
2007 Şubat | Aylak Adam...

Aylak Adam…

B.yi ararken buldum kendimi…

Amadeus…

Şubat25
“Dünyanın bütün sıradan insanları, hepinizi affediyorum”
Amadeus
amadeus

Amadeus’a gittim geçen haftalarda. Oyunun dekor ve sahne tasarımının mükemmelliği bir tarafa oyuncuların performansları son derece iyiydi. 135 dakikalık oyunun son 15 dakikası beni en çok etkileyen kısmıydı.

Piyanosuna giderken yanında yakılan mumları, seyircilerin o coşku dolu alkışlarını arayan Mozart’ın ruh hali ve içinde düştüğü buhran derinden etkiledi beni. Önce kitaplarını “Dünya Klasikleri” arasına koyduğumuz yazarların ve şairlerin hayatlarına gitti aklım. Şimdiye kadar hiçbir büyük şair ve yazar bilmedim ki hayatları sıkıntılarla geçmemiş olsun. Herbirinin hayatında güzel olan anlardan daha çok buhranları olmuş. Hep bir sorun olmuş hayatlarında. Ya aileleri, ya çevreleri ya da içindeki yaşadıkları zaman dilimi. Küçüklükleri ya annesiz, ya babasız, ya parasız… Sayısız zorluklarla geçmiş. Binbir türlü zorlukta sıyrılıp kendilerine sıkı birer hayat felsefesi seçmiş her biri ve yazmaya vermişler kendilerini. Hangi birini sayayım ki şimdi; Tolkien, Lev Tolstoy, Dostoyevski, Van Gogh, Necip Fazıl, Tevfik Fikret… Her biri içinde bulundukları toplumlara ışık tutmuş, onlara daha iyiye gitmelerinde ön ayak olmuşlar. Bütün kötü dönemleri atlatıp parlak dönemlerine geldiklerinde kimi yolunu şaşırıp etrafa savurmuş, kimi ‘daha değil’ diyip daha da öteye götürmüş kendini. Herkes başka başka yollar seçmiş kendine.

Mozart’ın içine düştüğü durumu düşündüm uzunca. Kimseyi şaşırtmamalı şan, şöhret, para. Onu veren almasını da biliyor elbet. Faruk Nafız’ın duvarlarına çizik atılan hanları gibi dünya, bir varız bir yokuz burada.

İstiklal Caddesi’nde bunları düşünüp yürürken tiz bir ses geldi kulağıma: “Hayallerinize ulaşmanın en kolay yolu: Milli Piyango”

Not: eğer gitmek isterseniz, ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilir, hatta biletinizi satın alabilirsiniz. 

Kırmızı…

Şubat18

Odanın bütün duvarları beyazdı. Beyazı kirletense yatağının karşısındaki kahverengi masa, yanıbaşındaki sehpa, duvarda asılı duran çerçeveler, tablolar ve aynaydı. Yatağının ucunda oturmuş bekliyordu. Neyi beklediğini de bilmiyordu; düşünceliydi de toparlayamıyordu düşüncelerini sanki. Odada yalnız değildi ama bu odadaki sessizliği bozmuyordu. Bir ses çıksa yırtılacaktı zaman. Başka bir zamana akacaktı herşey. Yok! Kimse konuşmadı.

Önce biri kapıyı çarpıp çıktı, sonra sessizlik zamanı deldi. Düşünceler daha da derinlere inerken kapının sesi içinde yankılandı. Önce bir hıçkırık, sonra gözyaşları. İçerisi birden bambaşka bir havaya büründü. Oda karardı. Ufuktaki yağmur bulutlarının sağ taraftaki camdan hızla içeri girdiğini hissetti. Bütün renkler soluyor, gözleri bütün duvarları siyaha boyuyordu. Siyahın matemi de gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Yüzündeki boyalar tek tek yok oluyordu. İçerideki bu kasvet belki de Asaf’ın deyimiyle beyazın çabuk kirlenmesindendi belki de ama bana sorarsanız, bu onun iç dünyasının en büyük dışa vurumuydu. Gözlerinden yaşlar daha hızlı akmaya başlamış, üzüntüsünü yansıtan gözlerinin koruyucu kirpikleri birbirlerine yapışmıştı. Anlaşılan onlar da artık pes etmişti.

Bazen_de_boyle_batar_gunes_by_milkyyy

Sustu. Hıçkırıklar odada sesin karşıdaki dağdan gelen yankısı gibi kayboldu. İçindeki küçük kızsa hala ağlıyordu. Odanın ilk hali neredeyse geri dönmüştü. Ölmüş bir ruhun geri gelişi, karşınıza çıkışı gibiydi. Korkutucuydu. İçinden güneşin batışını geçirdi, yağmur bulutları ufukta olmasa güneş batıyor olacak, orada oturup güneşin en sevdiği halini izleyecek; kızıl güneşte sevdiğini düşünecekti, bir de biten günü.  Öyle olmamıştı. Saatine bakmayanların günün hangi anında olduklarını asla bilemedikleri, güneşin gökyüzünde olmadığı, zaman kavramını insanların en çok kaybettiği anlardan birindeydi. 

Kaybolan sadece zaman değildi. Derinden devam eden bu sessizlik de tıpkı bir kara delik gibi yutmuştu onun içindeki benliğini. Yatağında otururken gözlerinin de kara’rmasına az kalmıştı.Düşünüyordu. Sessizce düşünüyordu.Gerçek zamanla dakikalarca, ona kalırsa asırlarca oturdu orada.

Yavaşça ayağa kalktı. Camlardan oluşan batı duvarından ufka baktı. Ufuktaki yağmurların bile onun gözyaşları kadar çok olmadığını düşündü önce, sonra çok arabesk buldu bu düşünceyi. Güldü haline, gülümsedi. İçerisi birden aydınlandı. Sadece bir an sürdü. Bu yıldırımın ışığından mı, içinde bir anda parlayan düşünceden, içinde kopan fırtınadaki şimşeklerden miydi, yoksa gülümsemesinden miydi kimse bilemedi. Hızla sürgüyü çekti, içerisi soğudu. Ölümün soğuk havası doldu içeriye. Yağmur damlaları cama vurmadan düşüyorlardı içeri. Yağmurun huzur veren sesi kayboldu. Artık duymuyordu. Kimseyi duymuyordu. İçinde ağlayan küçük kızın hıçkırıkları, sevdiğinin ona sölediği sözleri, annesinin ninnilerini, babasının başını okşayışını, dostlarıyla attığı kahkahaları duymuyordu. Başını kaldırıp ufka baktı. Gözlerini kıstı önce, sonra gülümsedi. Ne yaptığını biliyormuşçasına bıraktı kendini.

O uzun yolu saniye saniye katederken daha önce  duymadığı sesler birden çığlık oldu kulaklarında. İçinde kaybolduğu düşüncelerinden sıyrıldı. Her yer bir yıldırımın ışığında aydınlandı. O ana kadar hızla akan zaman onun için durmaya hazırlanıyor ve yavaş yavaş durmaya hazırlanıyordu. Artık çok geçti, son pişmanlığın fayda etmediği anları yaşıyordu. Yüzündeki son ifade kararan gözlerinden farksızdı. Sadece gülümsemesi hiç bozulmamış, ruhundan arınmış bedeninde ona en çok yakışan haliyle öylece durmuştu. Bütün düşünceleri kayboldu. Güneşin kızıllığının yerini yerdeki kızıllık alıyor, çevresinde toplanan kalabalığa Güneş’in battığını haber veriyordu. Bütün hayatı yağan yağmurla kırmızının karıştığı yerde yok olup gidiyordu…

1996

Not: Bu yazı 96′da Türkçe hocasının betimleme konusunda istediği bir ödev için yazılmıştır.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

posted under Hikaye | 8 Yorum »

Vapurlar ve Martılar…

Şubat11
Martı

Onlarınki kıtaları aşan bir aşktı. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun kadar büyüktü aşkları. Yıllar önce suları hala temiz, çevresinde yeşil ve kuşların dallarına konacakları ağaçlar varken, gökyüzünde güneş görünürken hala, eşi benzeri olmayan boğazda yaşanırdı bu aşk. Vapurun her kalkışından önce sessiz bir bekleyiş olurdu. Bir hüzün sarardı gözlerini. Vapura bakar, bırakamazdı. İlgisiz beklerdi. Hayır, hayır, yanlış anladınız, ilgisiz değildi kesinlikle. Onun yaptıkları naz yapan, ilgi bekleyen sevgili rolüydü. Fark ettirmeden, gözlerini sudaki aksine bakıyor gibi yapıp vapuru izlerdi.

Gidiş işaretinin verilişiyle birlikte bir çığlık yükselirdi, bir ağıt yankılanırdı gökyüzünde. Vapur hiç gitmesin ister, o sakin ve ilgisiz halinden sıyrılıp kanatlarını var gücüyle çırpardı. Vapurun ardından süzülürdü. Büyük bir aşk vardı kıtalara sığmayan. Martı hiç bırakmak istemez, vapur ardına bile bakmadan çekip giderdi. Aslında onun da gitmeye niyeti olmazdı. Huysuzdu sadece. Martının sevgisinden hep bir şüphesi vardı vapurun. İçini yakan buydu. Hep onun gelişini görmek ister, böylece onun sevgisine olan güveninin artacağına inandırırdı kendini. Martı hiç yorulmadan çırpardı kanatlarını. Vapurun ardından çığlıklar atar, kendince yaktığı ağıtlarda onun geri dönüşünü bekleyeceğini haykırırdı. Yolculuğun yarısına kadar sürerdi bu uçuş. Vapurun huysuz ve ilgisiz hali yorardı martıyı bu kanat çırpmalardan sonra. Yırtınırcasına kanatlarını çırpışı son bulurdu gözlerindeki umut ışığı söndüğünde. Yol değildi onun gözündeki, kanatlarını çırpmaktan da yorulmazdı aslında, bir baksa vapur ardına, döneceğini söylese yorgunluğu geçerdi. Usulca süzülürdü gökyüzünde geriye doğru, yolun ortasında. Ardına bakmadan dönerdi.

Huysuzluğunun ve yaptığı hatanın bir süre sonra farkına varan vapur başka bir sevgiliyi peşinden koşturduğu bir başka yolu aşıp geri dönerdi martıya. Martı sessiz… İskelede bir sonraki gidişe kadar ilgisiz beklerdi. İçindeki kırgınlığın geçmesi için vapurdan bir hareket bekler ama için için de gidip konmak isterdi balkonuna. Vapur hiçbir zaman karşılık vermezdi bu isteklerine. O da haklıydı kendince. Vapur değişti zamanla, zamana çabuk adapte oluyor, çarkları zaman içinde yer ve şekil değiştiriyor, ağaçtan yapısı demirden bir hal alıyor daha da güçlü oluyordu her geçen gün. Görünüşü değişirken, içi de değişiyordu kuşkusuz. Zamanla daha bir umursamaz olmaya başlamış, daha da hızlı terk edip gider olmuştu, martının aynı hızlı çırpınışlarına aldırmadan.

Onlarınki iç burkan, kimsenin sevdiğini söyleyemediği, her gün binlerce insanın şahitliğini yaptığı bir aşktı. Her gün aynıydı. Her gidişin bir dönüşü vardı bu aşkta. Vapur umursamaz ve huysuzdu. Martı aşkından uçar, haykırışlarına cevap bulamadığından bir sonraki dönüşte ilgisiz görünürdü.

Onlarınki kimsenin kimseye vaktinde yetişemediği aşklardandı. Aşk, onlar için sevdiğinin arkasından son kez bakarak susup beklemekti. Onlarınki bir ömürlük ızdıraptı.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

posted under Hikaye | 10 Yorum »
« Older Entries



Kısmet: İhsan Oktay Anar – Suskunlar… (16/11/2007)

Son Sözler...

Yeni… - 1 Comment
Öğreti… - 2 Comments
İhsan Oktay Anar – Suskunlar… - 9 Comments
Bangkok… - 1 Comment

Abone olmak için:

RSS abone ol!Feedburnerda sizin için yaktım...

E-mail adresinizi giriniz:

  • Giriş
  • İstatistikler...