Şubat18
Odanın bütün duvarları beyazdı. Beyazı kirletense yatağının karşısındaki kahverengi masa, yanıbaşındaki sehpa, duvarda asılı duran çerçeveler, tablolar ve aynaydı. Yatağının ucunda oturmuş bekliyordu. Neyi beklediğini de bilmiyordu; düşünceliydi de toparlayamıyordu düşüncelerini sanki. Odada yalnız değildi ama bu odadaki sessizliği bozmuyordu. Bir ses çıksa yırtılacaktı zaman. Başka bir zamana akacaktı herşey. Yok! Kimse konuşmadı.
Önce biri kapıyı çarpıp çıktı, sonra sessizlik zamanı deldi. Düşünceler daha da derinlere inerken kapının sesi içinde yankılandı. Önce bir hıçkırık, sonra gözyaşları. İçerisi birden bambaşka bir havaya büründü. Oda karardı. Ufuktaki yağmur bulutlarının sağ taraftaki camdan hızla içeri girdiğini hissetti. Bütün renkler soluyor, gözleri bütün duvarları siyaha boyuyordu. Siyahın matemi de gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Yüzündeki boyalar tek tek yok oluyordu. İçerideki bu kasvet belki de Asaf’ın deyimiyle beyazın çabuk kirlenmesindendi belki de ama bana sorarsanız, bu onun iç dünyasının en büyük dışa vurumuydu. Gözlerinden yaşlar daha hızlı akmaya başlamış, üzüntüsünü yansıtan gözlerinin koruyucu kirpikleri birbirlerine yapışmıştı. Anlaşılan onlar da artık pes etmişti.
Sustu. Hıçkırıklar odada sesin karşıdaki dağdan gelen yankısı gibi kayboldu. İçindeki küçük kızsa hala ağlıyordu. Odanın ilk hali neredeyse geri dönmüştü. Ölmüş bir ruhun geri gelişi, karşınıza çıkışı gibiydi. Korkutucuydu. İçinden güneşin batışını geçirdi, yağmur bulutları ufukta olmasa güneş batıyor olacak, orada oturup güneşin en sevdiği halini izleyecek; kızıl güneşte sevdiğini düşünecekti, bir de biten günü. Öyle olmamıştı. Saatine bakmayanların günün hangi anında olduklarını asla bilemedikleri, güneşin gökyüzünde olmadığı, zaman kavramını insanların en çok kaybettiği anlardan birindeydi.
Kaybolan sadece zaman değildi. Derinden devam eden bu sessizlik de tıpkı bir kara delik gibi yutmuştu onun içindeki benliğini. Yatağında otururken gözlerinin de kara’rmasına az kalmıştı.Düşünüyordu. Sessizce düşünüyordu.Gerçek zamanla dakikalarca, ona kalırsa asırlarca oturdu orada.
Yavaşça ayağa kalktı. Camlardan oluşan batı duvarından ufka baktı. Ufuktaki yağmurların bile onun gözyaşları kadar çok olmadığını düşündü önce, sonra çok arabesk buldu bu düşünceyi. Güldü haline, gülümsedi. İçerisi birden aydınlandı. Sadece bir an sürdü. Bu yıldırımın ışığından mı, içinde bir anda parlayan düşünceden, içinde kopan fırtınadaki şimşeklerden miydi, yoksa gülümsemesinden miydi kimse bilemedi. Hızla sürgüyü çekti, içerisi soğudu. Ölümün soğuk havası doldu içeriye. Yağmur damlaları cama vurmadan düşüyorlardı içeri. Yağmurun huzur veren sesi kayboldu. Artık duymuyordu. Kimseyi duymuyordu. İçinde ağlayan küçük kızın hıçkırıkları, sevdiğinin ona sölediği sözleri, annesinin ninnilerini, babasının başını okşayışını, dostlarıyla attığı kahkahaları duymuyordu. Başını kaldırıp ufka baktı. Gözlerini kıstı önce, sonra gülümsedi. Ne yaptığını biliyormuşçasına bıraktı kendini.
O uzun yolu saniye saniye katederken daha önce duymadığı sesler birden çığlık oldu kulaklarında. İçinde kaybolduğu düşüncelerinden sıyrıldı. Her yer bir yıldırımın ışığında aydınlandı. O ana kadar hızla akan zaman onun için durmaya hazırlanıyor ve yavaş yavaş durmaya hazırlanıyordu. Artık çok geçti, son pişmanlığın fayda etmediği anları yaşıyordu. Yüzündeki son ifade kararan gözlerinden farksızdı. Sadece gülümsemesi hiç bozulmamış, ruhundan arınmış bedeninde ona en çok yakışan haliyle öylece durmuştu. Bütün düşünceleri kayboldu. Güneşin kızıllığının yerini yerdeki kızıllık alıyor, çevresinde toplanan kalabalığa Güneş’in battığını haber veriyordu. Bütün hayatı yağan yağmurla kırmızının karıştığı yerde yok olup gidiyordu…
1996
Not: Bu yazı 96′da Türkçe hocasının betimleme konusunda istediği bir ödev için yazılmıştır.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.