sikiş
2005 Kasım | Aylak Adam... | Sayfa 2

Aylak Adam…

B.yi ararken buldum kendimi…

Oyun…

Kasım17

Geçen Pazar memleketimde güzel bir bahar günü vardı.Bir de güneşli bir havada uykuya dalmaya hazırlanan doğanın sitemi vardı; yapraklarını döküyordu ağaçlar. Güzel bir güne gözlerimi ovuşturarak başladım her gün olduğu gibi. Kahvaltıdan sonra askere gidecek (geri dönecek) bir arkadaşımla buluşmak için üstümü giydim. Evden çıkarken bizim mahallenin çocuklarına takıldı gözüm. Yağmurun temizlediği toprağın üzerinde kendi dünyalarını yönetiyorlardı. Herkes işinin ciddiyetinin bilincindeydi. Direktifler havada uçuşuyordu. Yol yapılmalıydı. Su niye akmıyordu?
Herkes kurdukları şehrin görünmeyen sakinlerinin rahatı için uğraşıyordu. Çocukluğuma küçük bir geri dönüş yaptım. Köydeyken en sevdiğim günlerdi güneşli bahar günleri. Bahar yağmurlarının hemen ardından doğan güneşte ısınan ya da sabahki çiğden sonra yenilenme hissi uyandıran toprakta, şehirler kurar, küçük ağaç parçalarından yapılan “çınka” –ince- adamlardan oluşan ordularımızla savaşırdık. Onlar cansızdılar ama biz onlara ellerimizle hayat verirdik. Aynı eller başka bir “çınka” adamın canını almaya çalışırdı. Bir de her oyunun bir mevsimi vardı. “Tombuldak” diye bir oyun vardı mesela. Kışın oynanırdı. Çam kozalağına ve başkalarının taşına vurarak puan kazanırdınız. Baharlarda “çelik-çomak” ve tahtadan arabalar meşhurdu. Çelik-çomak dediğim de aslında Amerikan futbolunun, topunun bir ağaç parçası olmuş haliydi, çok severdim. Ok ve yay yapılırdı arada sırada. “Tedika” derdik onlara. Bu kelime ne anlama geliyor hala bilmiyorum. Anlaşılan o zamanlar bize sadece "ok" ya da "yay" demek yetmemişti. Belki de eskilerden gelmişti o kelime bizim küçük dillerimize. Bizde oyun sıkıntısı yoktu. Oynamak için yer de çoktu. Sırf oynayalım diye köyün her yeri bize tahsis edilmişti ya da biz öyle zannediyorduk. Çünkü arada sırada birileri kızardı bize tarlalara girdik diye. Niye kızardı ki? Bilmezdik. Kaçardık sadece biz. Bir de akşam eve dönüşte anneler vardı. Kızarlardı bazen onlar da. Anlayamazdık. Sebep ve soru hep aynıydı nedense; üstümüz neden toz toprak olmuştu. Oysa o temizlemek için çok uğraşmıştı ve büyük olasılıkla ben onu sabah giymiştim daha. Cevap da basitti aslında. Olacaktı tabi, üstümüz kirlenmeden nasıl oynayacaktık ki? Hiç anlayamadım çocukluğumda bu durumu, bu kadar anlamsız bir soruyu neden sorduklarını… Herneyse, dün bizim mahallenin çocukları telaşlıydılar ben ayrılırken, bir o kadar da mutlu. Şehirlerindeki insanlar da mutluydular… Üstleri de temizdi ben giderken…
Döndüğümde ne onlar vardı, ne de kurdukları şehirdeki insanlar. Güneş batmak üzereydi…
We used to be so free
We were living for the love we had and
Living not for reality…
Just My Imagination, Cranberries
posted under Anı | 2 Yorum »

Fal…

Kasım14

Fal.0.jpg

Sıcak bir yaz akşamında yolculuğa çıkarken biraz acıkmıştım. Ağustosun 17siydi, günlerden Çarşamba. Gece yarısına, Perşembeyi kucaklamaya az kalmıştı… Ekmek arası bir şeyler yedim. Yemekten sonra da yolculuk öncesi en azından bir sakız çiğnemenin iyi olacağını düşündüm. Fala inanmazdım, atalarıma inat falsız da kalırdım:

Neden gözlerinde kasvet,
Neden sözlerinde hasret,
Çok değil bu hafta sonu,
Aşkı bulacaksın sabret…

Şaşırdım. Beni şaşırtan ne kendimce dalga geçmek için okuduğum satırlardı ne de fala inanmadığım halde bir an içimde onu saklama isteği. Beni şaşırtan o an aklıma kimin geldiğiydi. Bana uzak, o an içimdeki benden çok uzak biriydi aklıma gelen. Aylar öncesinden ama yıllar öncesindenmiş kadar uzak olan biriydi aklıma gelen. Şaşırdım. Cebime attım o turkuaz renkli falımı. Ertesi gün yorucu bir yolculuğun ardından en az geride bıraktığım yer kadar sıcak bir yerde buldum kendimi. Bu kadar sıcağı da beklemiyordum hani. Mahmur gözlerle rahatsız yatağımdan doğruldum. Yüzümü yıkayıp ne yapacağımı düşündüm. Gözlerim, aynadaki aksime inanmıyordu. Onlar biliyorlardı. Saklayamazdım ki…

Çıktım dışarı. Adım adaım yürüdüm gerçeğe. Yıllar, aylara, aylar günlere, günler saatlere, saatler birden bir âna dönüşüverdi. Güneş doğdu…

…Elime bir sakız uzattı. Aldım:
Umutların taze çiçek,
Derdin ismi silinecek,
İki güne kalmadan,
Adın aşkla bilinecek…

Perşembe’nin öğle sıcağı iyiden iyiye hissedilir olmuştu. Gülümsedim.

“Neden güldün?” dedi.
“Hiç dedim, öylesine…”.

Hep sorardı zaten. Neden baktığım, neden güldüğüm, ne düşündüğüm, neden sustuğum önemliydi. Her sorunun bir cevabı yoktu ama. Var mıydı yoksa? Her soruya cevabı verilebilirmiydi? Cevap vermemiştim işte. Oysa cebimdeki turkuaz renkli falım ile elimdeki falımı alıp gösterebilirdim ona. Bu yüzden güldüm diyebilirdim. Sence de doğru mudur diye sorabilirdim. Acaba o sen misin diye sorabilirdim. Sorabilir miydim?
Ne de olsa ben sadece onu beklemiştim yıllarca. Ne önemi vardı ki “yalan” olanın. Gözlerim bile inanmamışlardı o yalana. Soramadım, o gün yapamadığım daha birçok şey gibi…
Dönüşte şu satırları düştüm günlüğüme…
Geçen gün bulduğumu söylediğim mektuplarla beraber bu iki fal bir defterin arasından düşüverdi. Biri beyaz diğeri turkuaz iki fal. Neden saklamıştım, saklamış mıydım bilmiyorum. Öylece düşüverdiler ellerime…

Falım çıkmış mıydı peki? Çıkmıştı…

Bu sabah yine bir sakız aldım… Hayat bu, oyun oynuyor bazen…

And so it is just like you said it would be;
Life goes easy on me,
Most of the time…
And so it is the shorter story;
No love, no glory…
Blower’s Daughter, Damien Rice
posted under Anı | 2 Yorum »

Uğurlama…

Kasım11

Dolu dolu geçen yılları izletmek için işten eve evden işe bir hayat hazırlanmış bu aralar bana. Ben de biraz sabretmek gerektiğinden katlanıyorum iki aydır bu hayata, daha güzelini elde etmek için. Artık monotonlaşan hayatımda küçük sürprizler de çıkıyor karşıma, birden dolduruveriyorlar bütün hayatımı iyi ya da kötü şekilde. Geçen gün bir arkadaşımın mavi bir zarfta bana yazdığı bir yazıyı buldum açılmamış kitapların arasında, bir de 5 yıl öncesine ait başka bir mektup yıllardır yazılmayan defterlerin arasında, birşeyler daha geçti elime de onu sonra yazacağım. Zaman çabuk geçiyor, ama hatıralar unutulmuyor. Sürprizler dedim ya, bugünlerde bana hayat çok güzel bir sürpriz hazırlamış daha önce hazırladıklarının aksine:
Evden çıkarken beni işe 4 yaşında bir çocuk uğurluyor o güzel gülüşü, dünyanın kötülüklerine sürülmemiş ellerini sevgi dolu yüreğinden gelen bir öpücükle sallayarak…
İlk gün bunu pek önemsememiştim, günlük bir durum sanmıştım. Oturduğumuz yerin kapısını kapatırken cama vurdu biri. Döndüm baktım, pencerede oturmuş, şirin mi şirin tatlı mı tatlı bir çocuk öpücükler gönderip el sallıyor bana. Ben de karşılık verdim. Sabahın 7 buluşunda beni beklemiyordu herhalde dedim. Ama gelin görün ki o tatlı çocuk beni hergün orada bekliyordu. Artık ben de öyle alıştım ki, her gün bakıyorum o pencereye, el sallıyorum ona.
Geçen gün göremedim onu, üzüldüm. Uyanamamıştı, ya da belki çizgi dizilerden birine dalmıştı, ya da annesinin ona hazırladığı yemeği yememek için annesiyle mücadele veriyordu, bilmiyorum.
Bazen boş oluyor pencere önce ama benim kapıyı kapatma sesimle beraber bitiveriyor yine o kocaman gülüşüyle, minicik elleriyle pencerede; el sallıyor.
Bugün yine uğurlandım, yine sallandı eller, yine öpücükler yollandı…
Güne güzel ve mutlu başlandı…

posted under Anı, Hayat | 1 Yorum »
« Older EntriesNewer Entries »



Kısmet: Huzur… (25/10/2005)

Son Sözler...

Yeni… - 1 Comment
Öğreti… - 2 Comments
İhsan Oktay Anar – Suskunlar… - 9 Comments
Bangkok… - 1 Comment

Abone olmak için:

RSS abone ol!Feedburnerda sizin için yaktım...

E-mail adresinizi giriniz:

  • Giriş
  • İstatistikler...