Doğru mu? O ne ki?

15:37, 3 Mayıs 2008
Yanlış yapmayan insan yoktur. İnsanlık yanlışını kabul ve düzeltmekle ölçülür.
Einstein

24.jpg

Hepimizin kendine göre doğruları, kendine göre kuralları var. Her doğru, kural olmak zorunda da değil; hep bunu iddia etsek de çiğneyip geçiyoruz bazen hepsini. Sonradan görüyoruz doğrularımızın evrensel olmadığını.

En çok atladığımız nokta bu bence yaşarken. Doğru olarak bildiklerimiz, sadece bizim doğrularımız. Başka doğrular da var  ve biz onları bulmaya çalışmayıp kendi dünyamıza kapandığımız sürece çok acı çekiyoruz. Bir çeşit savunma psikolijisine girip bütün suçu hayata atıyoruz.

İş yerindeyim, işlerimi bitirdim ve eve gidebilirim ama nedense içimden birşey yapmak gelmiyor. Can sıkıntısı hiç olmadığı kadar yükseklerde. Çıkıp yapmam gereken işlerim var. Onları da yapmak istemiyorum. Yukarıdaki satırları daha önce yazmıştım ama devam etmek bugüne nasipmiş. Kendi doğrularımı sorgulamaktayım. En büyük acılarımdan biri, doğru olduğuna inandığım şeyleri yapmanın bana nedense zor gelmesi. Hal böyle olunca doğrularım, büyük taşlarım, istediklerim ve birilerinin istedikleri -doğru gördükleri- arasında sıkışıyorum. Üzerimdeki bu ataleti atmak istiyorum. En büyük düşmanım değil mi zaten? Muhtaç olduğum kudret de damarlarımda, biliyorum.

Montaigne 1580′de en büyük düşünü gerçekleştirip Fransa’dan İtalya’ya yolculuk yaptığında her gittiği yerde geride bıraktığı ülkesinden daha farklı doğruların olduğunu görmüş. Ona öğretilenlerin yanlış, dayatılan kuralların anlamsız olduğunu farkettiğinde en büyük kazancının bunu farketmek olduğunu hissetmiş. Aslında hepimizin en büyük sınırlarının sorgulanmamış doğrularımız olduğuna kanaat getirmiş. Ben de öyle düşünüyorum.

Tabiki bu düşüncem doğrularımın yanlış olduğu iddiası değil. Zaten mesele de bu. Sorguladıktan sonra bile geriye doğru olarak kalanlara hayatımda hala tam olarak yer verememiş  olma hissi canımı sıkan ve yanlış olarak bildiklerimin hala devam ettirmesi varlığını. Herkesin hayatında da bu yanlışların varlığını görünce daha güvende hissetmekse en kötüsü. Çünkü herkesçe kabul gören yanlışların hayatımdaki varlığı onalrı doğru yapmıyor. Sadece kendimi kandırıyorum. En zor savaş da doğrularla irade arasında yapılanmış. Doğru mu? Kim bilir!

Leff-ü Neşr…

21:24, 24 Nisan 2008

11.jpg

"Bir şiir yazmıştım sana da gülmüştün bana, aynen o günkü gibi herşey…"

Bütün hikaye bu düşle başladı. Ben ona bir şiir yazmıştım ve o gülmüştü. Bütün hayatımın başlangıç noktası o günkü o gülüş olmuştu.

Yaşım daha henüz aşkın anlamını kavramaya çalışırken, bizim lisenin önünde hiçbir yeşillik yoktu.  Bütün diğer okulların tersine şehrin göbeğinde değil, dağın taa başındaydı. O zamanlar sevmekle sevişmek arasındaki tek farkın birinin işteş fiili olmasıydı. O kadar çalışkandım yani. Her kafiyenin çeşidini bilir, arkadaşlarımdan ve edebiyat hocamdan takdirler alırdım. Redifle kafiye arasındaki farkı ayırt etme kısmını ben çoktan aşmıştım. Gelin görün ki sevginin kafiyesi hala yoktu bendeki şiirde.

Okul önünde yeşillikler kendiliğinden bitmeyince, biz yeşillendirelim dedik. Hepimiz birgün okula yeşil giyip geldik. Sonra müdür ceza verdi, bahçeye ağaç dikmeye başladık. Nihayetinde yolumuz farklı da olsa okulun bahçesini yeşillendirdik. Müdürü de hiç sevmezdim zaten. Hala da sevmem. Üniversitedeyken o uzun kötü saçlara sahip olmamın yegane sebebidir kendileri. O kadar baskı yapıyordu ki, olmayan sakalımı kesmemi istediğini bile hatırlarım. Ben de ona kızıp üniversitede uzattım saçları. Sonra saçlarım o kadar kötü oldu ki, daha da çok kızıyorum şimdi.

Lise dediğin de zaten bir avuç insanın koyun misali bir sınava hazırlanması değil miydi? Saçlar da aynı olmalıydı. Bizim müdürün yandaşları da farklı değildi ondan.  Hatta hayatımda tek okuldan kaçma eylemini sadece birkaç saatliğine olsa da bir Cuma günü yapınca, yokluğumuz çabuk farkedilmişti sırada da savunma bile istemişlerdi. O kadar ileri gittiler düşünün artık. Neyse…

Bunlar değil yazacaklarım. Yarısı hayali, yarısı gerçek bizim lisede herşeye rağmen sevgi vardı. Olmadık zamanlarda karşımıza olmadık insanlar çıkardı. Tıpkı o günkü gibi. Lisenin ta ilk günlerine gidelim. Eski binaların birinde eski bir sınıf düşünün işte. Sabahın henüz ilk saatlerinde biri girdi içeri. Yüz tanıdıktı ama o okulun başlamasının üzerinden ay geçmesine rağmen hiç girmemişti bu sınıfa daha önce. Sonra hatırladım. Onu ben yıllar öncesinden tanımıştım. Ve ilk şiirimi ona yazmıştım… O şiiri hiç okuyamadı…

Mektuplar…(7)

22:13, 22 Nisan 2008

Letter.jpg

Sevgili C.
Seni nereden tanıdığımın cevabını bulmasaydım, bu kalemi elime alma cesaretini de bulamayacaktım. Yazmak pek âdetim değildir; bilmem hatırlar mısın? Seninki gibi insanların birbirlerini tanıdıkları, birbirlerinin hatırlarını sordukları sımsıcak bir mahalle de büyümedim. Benim büyüdüğüm yerlerde karşı komşusuyla bile selamlaşmayan, zoraki bir merhaba diyen insanlar yaşardı. Benim yaşadığım yerlerde insanlar hep koştururlardı; kaldırımlar kalabalık, trafik sıkışık olurdu. Belki de bu yüzden çıktım bu yolculuğa, durup biraz nefes almak için, yaşadığımı anlamak için. Hayatımın en önemli gecesinde “üzgünüm T. Bunu yapamayacağımı geç de olsa anladım” diye bir not bırakarak ortadan kaybolup ansızın kaçmam bu şehre ve çevreme geç kalmış bir meydan okuyuştu.
Ne var ki, o akşam otobüslerde yer yoktu. Sonra ne olduysa bir bilet iptal edildi. Bir an evvel bu şehirden uzaklaşmanın derdi içerisindeydim ve kesinlikle o bilete taliptim. Otobüse bindim, yanına geldim ve bana gülümsedin. Yaz akşamlarında çıkan serin bir rüzgâr gibiydin; güneşten kavrulmuş günün sonunda geceyi ferahlatan. Yolculuk boyunca sana olan yakınlığımın nedenini çıkaramadım, ta ki dün geceye kadar, o rüyayı görene kadar…
Koşuyordum, sürekli koşuyordum; önümden evler, arabalar, şehirler, yollar geçiyordu. Annemle babam gitgide gençleşiyordu. Bense çocukluğuma doğru koşuyordum. Derken sesin çınladı kulaklarımda.
O sevimli tatil köyündeydim uyandığımda. O sendin, evet o sendin! Yıllar öncesinde ailece gittiğimiz yaz tatilinde tanıştığım, tatil sonunda bana deniz kabuklarından yapılmış bilekliği hediye eden çocuk! O tatil dönüşende bana bir kartpostal göndermiştin sizin oraları gösteren ve mahallenden bahsetmiştin bana masal gibi gelen. O bilekliği ve kartı hala sakladığımı biliyor musun? Üstelik bunu ne zamandır benim bile unuttuğumu… Hayatımın en tatlı, en masum anılarına sürükledin beni. Bilmem hatırlar mısın şimdi? Başka herkesin yanında her şey olabilirdim ama senin yanında sevimli, utangaç, küçük bir kız çocuğuydum sadece…

Sevgilerimle,
A.

Konuk Yazar: A.