Bir Sosyal Hayat Analizi…

Malala‘nin hikayesini okuduktan sonra son bir haftadır aklımda olan düşünceyi buraya yazmaya karar verdim.
Bizde hafıza maksimum 3 haftadır. Mesela son iki yilda topluca verdiğimiz şehit vakalarının neredeyse tamamını son verdiğimiz 17 hariç unuttuk. Bundan mütevellit bizde aksiyondan ziyade son 1 haftalık -hatta 3 günlük- konular üzerine yorum yapılır. En başta aksiyon alması gerekenler topluca zaten dalalet ve hıyanet içinde olduklarından ne ülkeyi doğru yöne götürüyorlar ne de muhalefet yapıyorlar. Örnek olarak, dostlar sagolsun, oldukca genis bir Yılmaz Ozdil yazı arşivi okudum. Yalnız okuduklarımdan elimin 5 parmağını geçmeyecek kadarı bir öneri, aksiyon içeriyordu ki bunlar da ülke geleceğiyle ilgili değil. Geri kalanı sadece durum tespitinden ibaret. Ee? Doğru ya da yanlış bu ülke için senin doğru olduğuna inandığın bir vizyonu bu kadar takipçin varken (en azindan ben arkadaslarimin paylasimlarindan bunu anliyorum) bir aktivist harekete dökememiş olmak bile bence dalalet içinde bulunduğumuzun bir göstergesidir. 14 yaşındaki Pakistanlı Malala bile topluca -öncelikle benden- çok çok daha büyük bir insan. Yaşından büyük yüreği var.
Aynı durum iktidar taraftari icin de gecerli. Ülke de güzel şeyler olmuyor mu, oluyor elbet, amma velakin kötüler o kadar cok ki bütün iyi gelişmelerin üstünü siyaha boyamaya hayli hayli yetiyor. Bir iktidar tarafı da elestirmiyor, aksiyon almıyor. Nitekim böyle icisleri bakaninin o koltukta hala oturuyor olmasinin bir sebebi de budur. Insanda biraz yüz olur istifa eder. Nerdeee… O yüzü bulsa maske yapıp takardı, bizimkisi koltuga yerlesti nasil amuda kalkarim diye çalisiyor. Yanindakilerde “cocuktur, ne yapsa kizilmaz” kivaminda ses etmiyorlar. Yazık!
Ha, ben butun bunlari soyluyorum da ben farkli miyim? Yok. Butun bunlari once kendime not dusuyorum. Olur da 3 haftalik hafizam unutursa sonra burdan okur hatirlarim diye. (14 Kasım 2012)

Bunları yazmamın üzerinden 6 ay geçti. Bütün yazıyı okumadan önce sizden isteğim kafanızdaki bütün önyargıları bir kenara bırakmanız. Aksi durumda bu yazının size birşey katacağını sanmıyorum.

Cumartesi günü memleketin en huzurlu şehrinde, birbirinden farklı düşünen, farklı inançlara sahip olan ama bütün dünyadan daha da medeni yaşayabilen şehrinde, Hatay’da bombalar patladı. Ülke tarihinde bundan daha büyük terörist saldırı yok. HSBC katliamı (unuttunuz biliyorum), sinagoglarda patlayan bombalar bile bu kadar cana kastetmemişti. Yıllarca süren (sürmekte olan) doğudaki savaş bile bu kadar canı bir arada almadı şimdiye kadar. Sonrasındaki süreç tam bir psikolojik vaka. Önce herkes o acı fotoğrafları tek tek paylaştı sosyal medyada. Aradan bir zaman geçince önce suçlu arandı: AKP, Erdoğan, ABD, Suriye ilk sıralarda kendilerine yer buldu. Bana en acı gelen ve en nefret kustuğum tespit ise “%44 AKP’ye oy veren Hatay”ın bunu hakettiği tespitiydi. Zira biz Van depreminde de Kürt kardeşlerimizin bunu hakettiğini söyleyenlere de tanık olmuştuk. Açık söylüyorumö bunu iddaa edenlerin insanlıktan nasip aldığını düşünmüyorum. Sonra gerekli suçlular hem başımızdakiler tarafından hem de sosyal medyadaki uzman arkadaşlar tarafından tespit edildikten sonra bir sallama yarışı başladı. Hangimiz o suçlu ilan ettiğimiz kesimi/kişileri daha rencide edecek daha uçlara taşıyacak laflar ederiz yarışı başladı. Ha unutmadan, bir de FB-GS maçı için karşılıklı küfür eden bir kesim vardı ki sonunda bir can almayı başardı bu arkadaşlar da. Allah rahmet eylesin diyip geçtiler sonra. Lanet okudular bıçağı eline verdikleri katil zanlısının ardından.

Peki ne oldu? Kim ne kattı bu ülkenin geleceğine? Kim koştu Reyhanlıdaki vatandaşlarımızın yardımına, kim tuttu elinde cocuğunun kanlı bedenini taşıyan annenin elinden düşmesin diye? Bütün o suçlular bulunda da acaba vicdanlarımız rahat etti mi? CHPye oy veren yüzde bilmem kaç kişilik kalan Hatay halkı alabildi mi Kılıçdaroğlundan oyunun karşılığını? Bu kadar basit mi artık insanları sınıflandırmak? Eskiden once din vardı sonra ırk, şimdi parti veya futbol renkleri mi oldu ayrılık noktamız? Yetmedi mi bu kadar bölündüğümüz, daha da mı küçülmeli lokmalar yutulmak için? Neden AKP’ye oy verenler insan değil de CHP’ye verenler insan? Neden CHP’ye oy verenler gavur da AKP’ye verenler sütten çıkmış ak kaşık? Öyle mi gerçekten? Yoksa her ikisinin de aslında doğruları var ama biz bunları göremeyecek kadar aciz, aciz olduğumuz için de karşısındakine hakaretler yağdıracak kadar, onu ötekileştirecek kadar insalıktan çıkmışız? Öfke değil midir insanın acizliğini ve sevgiden saygıdan yoksunluğunu gösteren?

Biz hep unuttuk. Verdiğimiz şehitleri de, yaptığımız savaşları da, sahip olduğumuz değerleri de unuttuk. Bir millet olmanın ağır yükü altında ezildik biz. Her suçu kendimizden başkasında, her güzelliği kendimizde bulduk. Eğlenmeyi, mutlu güler yüzleri görmeyi unuttuk biz. Hatırlamayacağız da bu gidişle. Nasılsa unutturanlar da belli, yoksa biz hatırlarız. Onlar unutturuyor bizlere.

Not Defteri…

Notebook_by_Derian.jpg

Gokyuzunden bakinca kucuk daglarin karli zirveleri gorunmez, bulutlar dagilmazsa eger. Bu sebepledir ki yeterince yuksekse daglar, bulutlara ragmen hep heybetlidir ve hep gosterir kendini…

 

Yakamoz…

“Yakamoz dediğin Ay’ın isiginin yansıması değildir aslında” dedi balıkçı. “…balıktır, denizin ateş böceğidir, yol gösterir bize gecenin karanlığında.”

Deniz ve dolunay yakamozlarla daha da güzel oluyor, dalgaların sesi kıyıdan kulaklarımıza en güzel müziklerden daha güzel geliyor. Bu “huzur” diye tabir edilen şey ne zaman beni yakalasa, çocukluğuma götürür. Kim söylemişti hatırlamıyorum, bu benim hayatimin en güzel zamanlarının çocukluğumda geçtiği anlamına geliyormuş.

Huzur sımsıkı sarılınca benliğime, çocukken etrafında oynadığımız deniz feneri geldi aklıma. O da kasabaya uğrayan her gemiye yol gösterirdi. Her aksam vakti günün en güzel anini yakalamak için gizli patika yolumuzdan koşturup yanışını izlerdik.

Yaşadığımız yıllar, koşturduğumuz yollardan daha çok yıprattı, köreltti bizi diye geçirdim sonra aklımdan. Öyle ki kâğıttan gemilerimizi hayal denizimizde yüzdürdüğümüz günler, su yakamozlu geceden daha gerçek, daha canlı, daha güzel hala bende. Zamanla dünyanın gözünün önüne çektiği perdeler flu lastiriyor güzel zamanları. Çocukken gördüklerin sıradanlaşıyor, perde perde ustune çekiliyor. Küçük dünyandan hayran hayran bakıp üzerinde küçük prensler yasattığın dolunay, büyüyünce yakamozsuz, denizsiz sadece silik bir gölge yaratıyor karanlık şehrin sokak lambaları arasında. Basıp geçiyorsun. Başını kaldırıp bakmıyorsun, baksan görmüyorsun.

Oysa dolunay hep orda, denizse hep burada. Kıyıdaki deniz feneri ışığıyla yol gösteriyor hala. Gel gör ki çocukluğumuzun yağmur birikintisinden denizleri, arabalar yüzünden üstümüzü ıslatıyor büyüdükçe ve o denizlerde yüzdürdüğümüz kâğıttan gemiler kadar bile sağlam değil artık dünyalarımız. Küçük sayılarla yapılan dört işlemlerin sonuçları pesinde koşuyor kalplerimiz ve kâğıtlara basili rakamlar belirliyor hayallerimizin sinirini.

Hala yüzüyor mudur dersin denize bıraktığımız gemilerimiz? Yoksa onların da yelkenleri delik deşik olmuş mudur bizim dünyalarımız gibi?

Tembel…

Havadan sudan yaziyorum, farkindayim. Tembelligimden hepsi. Gezdigim gordugum yerleri yazmak dururken bu ceviz kabugunu doldurmayan konulari yaziyorum. Farkindayim, farkindayim. O yuzden toparlamaya calisiyorum. Nerden baslasam…

***

Once memleketten baslayalim. Her gun aldigim sehit haberleri hergun moral bozmaya devam ediyor. Gurbette olunca uzaktan memleketi daha iyi goruyorsunuz. Yasanacak bir yer olmaktan cikti artik orasi, burdan soylemesi. Ya basimizdakiler bu isi duzeltecek, ulkeye bir ceki duzen verilecek, ya da biz onlara ceki duzen verecegiz. Veremezsek, birileri bizi fena alasagi edecek. Kurtulus savasiyla ovunen bizler atalarimizdaki o ruhtan cok uzak liderlere sahip oldugumuzu sanirim unutuyoruz. Oyle bir durum olsa hepsi kacip vatani o guvenli muttefiklerimize emanet ederler.

***

Hayat dediginiz iki gun; dun bir de icinde bulundugunuz gun. Otesini kimse bilmiyor. Bugunu bile cikarabilecegimiz belli degil, gercekten. Insan hayatin akisina kendini kaptirinca farketmiyor ama olum denilen genc yasli ayirmiyor. Mekan ve zaman, ne kadar korumada olursaniz olun onemsiz. Hasta ya da saglikli olmaniz da birsey ifade etmiyor. Bu sebeple insan her an hazir olmali. Konusurken son sozuymus gibi konusmali. Hos, bu psikoliyle de yasanmaz diyebilirsiniz. Zaten oyle yapin da demiyorum. Ama olum aklinizin hep bir kosesinde olmali.

***

Bu aralar gezilere devam ediyoruz, simdilerde de bir gezi planimiz daha var. Aslinda eskiden yaptigim gibi ara ara gidip gordugum yerleri yazmakta fayda var. Hmm, fena fikir degil. Herseyi yazamasam da aklima gelenleri yazayim en iyisi. Hem nasilsa eskisi gibi derin yazamiyorum artik. Nedendir bilmem evlenenince boyle oldu ;)

Yaz Bitti…

Yazin bittigi yagmurlarin yagisindan, soguklardan anlasiliyor burada. Artik balkona yalin ayak, tisortlerle cikamiyorum. Buranin kisi memlketiminkine de benzemiyor. Dun mesela, daha kis gelmeden havadaki kasvet ruhuma kadar isledi. Yagmur yoktu ogleyin ama gvaktin ogle oldugunu anlamak mumkun degildi. Karanik, bogucu ve urkutucu bir hava. Sanirsin ya gok yarilacak, kiyamet kopacak ve insanlik yok olacak. Yok oyle olmadi, birden bardaktan bosanircasina bir yagmur basladi ve gun geceye dondu.

En cok da yaz meyvelerini ozleyecegim sanirim. Karpuz, kavun bulmak artik mumkun olmayacak ve 6 aylik bir kis uykusuna yatmamiz gerekecek. Zira buraya kis geldi mi 6 ay gitmiyor. Siz iyisi mi memleketimdeki yazin son gunlerinin tadini cikarin. Zira burda artik sicaklik 12 derece ve bundan sonra iki adim ileri gidemeyiz. Bu sakida benden bana gelsin, sizi de kacinilmaz sona hazirlasin…


Uyumsuz…

Mevsim yaz, gel gor ki yagmurlar bir nefes aldirmiyor gokyuzundeki gunese. Yapraklar hep islak, ellerde hep bir semsiye sokaklarda. Eskilerin “Ahh! O eski gunler” dedigine sasmamak gerek. Yelkovanla akrebin anlasip daha hizli donmesinden midir bilinmez, mevsimler bile zamana ayak uyduramaz olmus. Hersey hizla akiyor, bizler ayak uyduramiyoruz. Uyduramadik ki hic! Yemyesil cimlere uzanip gokyuzundeki bulutlarin arasindan bize goz kirpan yildizlari seyrettigimiz, ruhlarimizin daha temiz, daha deli, daha umut dolu oldugu gunlerde zamana ayak uydurabilmismiydik ki? Yok, onlar eski gunlerdi, simdikiler de simdi, bizler hep bir adim gerideyiz. Ayak uydurmasi zor, urkek bir atin kosusu kadar serseri ve hizli zaman.

Pazar…

Her yerden sesler yükseliyordu. Kimi elindeki baharatın ender oluşunu, kimi acem diyarından getirdiği kumaşın ne kadar güzel, ne kadar yumuşak olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kalabalık içinde ilerlemeye çalışanlara, en iyisini en uyguna nasıl alabilirim düşüncesiyle etrafa bakınır vaziyette ağır adımlarla ilerleyenler ve durup uzun zamandır görmediği ahbaplarıyla sohbet edenler eklenince bir curcuna kaçınılmaz olmustu. Bütün bu karmaşada köşesine çekilip başını sağ elinin içinde uzaklara dalan küçük çocuk gözlerden uzak dünyasında geziniyordu.

Uzak diyarlardan getirdiği sulu meyveleri satmaya çalışan pazarcı, bir taraftan güneşin en tepede olduğu bu saatte kavuran sıcağı bahane edip onlari nasil methedecegini bilemiyor, abarttikca abartiyordu. Çocuk, kırmızılı, yeşilli meyvelerin tezgâhın üzerindeki rengârenk ve çekici düzenine mi yoksa sulu ve iştah açıcı hallerine mi daldı bilinmez, hep oraya bakıyordu. Sanki gözlerini alamıyor gibiydi.

“Uzun, upuzun bir ağaç var da dallarına uzanamıyorum sanki” diye geçirdi içinden. Belli ki cani çekmişti.

Güneşten parlayan, insanların gözünü alan çelikten zirhi vardı kırmızı elbisenin üstünde. İslemeli kılıcı, bıçakları bir asaleti simgeler gibi gorunuyordu. Onu görenler bir bir ellerini gözlerini güneşten korumak için yukarı kaldırıyor, iyice seçmeye çalışıyorlardı. Sonra bir şaşkınlık mı yoksa saygı hissinden mi bilinmez bir utanma duygusuyla ne yapacaklarını şaşırıyorlardı.

Herkes atin geçtiği yolu açıyor, kimi pesinden gidiyor, kimi dua ediyordu. O ise her birine gülümseyen gözlerle tek tek selam verip miğferini başından çıkarıyordu. Sanki bir kral şehrin kapısından zaferle döndüğü seferden giriyordu. Birden biri elinde tuttuğu kan kırmızı elmayı atin üstündekine uzatıyordu. Atin durusuyla birlikte herkes oraya gözlerini çeviriyordu. Sanki yavaşlayan bir zaman diliminde olup bitiyordu bütün bunlar. Hafice eğilip elini uzatıyor ve elmayı alıyordu atlı. Önce eliyle siliyor sonra ağzına götürüp ilk isiliği alıyordu. Öyle bir tattı ki bu onu alıp uzak diyarlara götürüyor, suların gürül gürül aktığı ırmaklar beliriyordu her yerde. Hafif bir esinti güneşin kavurucu sıcağına derman oluyordu. Her yer yemyeşil ağaçlarla kaplanıyordu.

Birden gözlerini açtı dünyaya, karsısında bir avuç, bir de elma vardı. Gülümsedi. Artık şehre giren kahramandı…

photo: Bazaar by syarul

Geçmişten Mektup…

Geçenlerde, “eski”den  bir mektup geldi. Birkaç kez okudum. Mektubu gönderen “eski ben”, tarih 8 Ocak 2006. Üzerine biraz düşünmem lazım. Olur da siz de kendinize böyle mektuplar göndermek isterseniz futureme.org‘a bir uğrayın derim.

“Geçmişten bir mesaj geldi sana. Eski senden bir mesaj. Şimdi askerdesin. Daha acemiliğin dün bitti. Bugün ikinci kez medeniyetle buluştun. Aslında ilk kez bile sayılabilir. Kendini, bloğunu ve diğerlerini okumak için attığın ilk yer ise bir internet kafe.

Onu bunu boşver ben sana şimdiki senden bahsedeyim. Askerde zaman oldukça yavaş. Şimdilik geleceğe, askerden sonraya dair sadece aklında iş başvuruları yapmak var. Aileni ve sevdiklerini özledin. Hem de çok. Özgürken elindekilerin kıymetini bilemediğine üzülüyorsun. Cep telefonunun eksikliğini, her zaman yanında olanların yokluğunu, annenin sıcaklığını, babanın yoldaşlığını arıyorsun. Bir de yeğenin var şirin mi şirin, bir o kadar da yaramaz. 4.sınıfta şimdi. Takdir almış ama matematik 3’müş. Neyse bunları da geçiyorum.
Kendine söz verdin çıkınca sevdiklerimin kıymetini bileceğim diye. Hedeflerin var. Mesela güzel bir evin olacak. Dinlediğin güzel müziklerin, giydiğin şık kıyafetlerin, iyi de bir iş. Bir de sevdiğin kız ve ailen yanında olsun istiyorsun. Daha ötesini istemiyorsun. Yaşarken sadece mutlu olmak istiyorsun. Hep daha fazlasının peşinden koşarak hayatı harcayıp gitmek istemiyorsun.
İyimsersin, sanki her şey olabilecek gibi geliyor. Bunun için çok çalışmak konusunda da oldukça kararlısın. Zaten çalışmayınca bunların olmayacağını biliyorsun. Bazı konuların öncelikli olduğunun farkındasın. Mesela iyi bir işin olmalı önce, sonra ahlaki değerlerin de yüksek olmalı. Dürüstlük senin için önemli. Yalanı sevmiyorsun. Kültürlü olmak için başucunda çeşitli kitapları eksik etmek istemiyorsun. Günlük düşünce yazılarını takip etmek, kaliteli programları izlemek ve bir iki dergiye abone olmak ya da ayda bir almak istiyorsun. Zengin olursa fakir olan insanlara yardım etmek istiyorsun, özellikle öğrencilere yardım etmek konusunda ısrarlısın. Belki bir dernek bile kurabilirsin bu konuda. Fotoğrafçılığa merak saldın. Boş zamanlarında onunla uğraşmak istiyorsun. Bir de tenis var. O daha ikinci planda şimdilik.
Gençliğin ruhunu, yaşlılığın ağırbaşlılığını ve çocukluğun saflığını aynı bünyede toplamak için kendinle ve toplumla savaşıyorsun. Herkesin gittiği yolun her zaman doğru olmadığını biliyorsun. Farklı olarak güvensizlik duygusunu körüklese de, seni yalnızlık hissiyle donatsa da başarılı ve mutlu olmak için bunun bazen gerekli olduğunu biliyorsun.
Daha yazacak çok şey var gibi görünse de burada bırakmak istedin bu sefer. Bakalım bu dediklerini ne kadar yaptın. Yeterince çalıştın mı bunlar için? Ya da nerede hata yaptın? Kimler yanında şimdi? Kimler vardı eskiden? Sevdiklerine onları sevdiğini söyleyebildin mi? hayat devam ediyor, hala çok geç değil…”

Zor Oldu…

Bu sefer o kadar da kolay olmadi. Daha once de site cokmustu, hacklenmisti, yenilenmisti ama her defasinda bunlarin ustesinden gelmek alti ustu iki database tablosunu duzeltmekle ya da dosyalari duzeltmekle mumkun olmustu. Bu seferki cok daha zor oldu. Acikcasi sitenin neden coktugunu tam olarak anlamamakla birlikte sorunu bir sekilde uzun ugraslar sonunda da olsa cozdugume memnunum. Oyle ya da boyle tekrar birlikteyiz. Bahaneyle yeni bir dizaynimiz daha oldu. Tam olarak alisabildigimi soyleyemeyecegim. Ancak daha iyisini bulana kadar bununla idare edecegiz. Tavsiyeniz varsa mutlaka iletin.

Bunun disinda hayat son zamanlarda inisli cikisli devam ediyor. Bir terslik olmazsa insallah yarin aksam Turkiye’ye geliyoruz. Memleketim burnumda tutuyor resmen :) Ha diyebilirsiniz ki nesini ozledin? bulbulu altin kafese koymuslar “ah vatanim!” demis.

Kismetse bu sefer baba ocagina gidiyoruz. Yesillikler icinde bir gun hayal ediyorum, hayal ederken bile dinleniyorum. Hep gitigim yerleri yazmak var burda aklimda ama bir turlu gercekten vakit ayirip yazamadim. Bakalim bu aylaklaigim nereye kadar devam edecek.

Ha bu arada, SAMPIYON GALATASARAY! :)

Mutluluğun Formülü…


Kelimelerin Gücü…

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi…

be___paras__zd__m_ve_kad__n___ok_g__zeldi_dervi_____entekin.jpg

“Namlunun ucundan, filmlerdeki gibi bir ateş çıktı mı bilmiyorum; çünkü uzaklardaki geçit vermez dağların ardından yükselmekte olan güneşin doğaya bin bir can katan o pırıl pırıl ışıkları, hain gecenin karanlık hükmünün bittiği şu saatlerdeki alacakaranlıkla iç içe geçmişti. Ancak işini bilen bir usta katil böylesine incelikli yollayabilirdi bu kurşunları. Ne de olsa son yirmi yılın en azılı katiliydi o. Cesedim kurda kuşa yem olacak, kanlar içinde kurumuş yaralarıma böcekler dolacaktı. Kurtlar, kokuşmuş cesedimin çürümüş etlerini sıyıra sıyıra yiyecek, kemiklerimi de sırada bekleyen çakallara bırakacaklardı. İlk kurşunu göğsümün tam ortasına doğru göndermişti, ikincisini onun iki santim altına; diğer dört kurşun ikişer santim arayla alt alta sıralamıştı. “Bu işlere bulaşmamalıydın harika çocuk’ dedi katil. “Bu işler satranç oynamaya benzemez.’ Haklıydı. Satranç oynamaya benzemiyordu.’

Dervis Sentekin’in ilk romani boyle basliyor ve arka kapakta da boyle bir tanitim var. Hikayenin sonu basindan belli olunca ve konu polisiye olunca once bir gicik oluyor ama bir taraftan da bu cesur girisin arkasinda bir sebep olmasi gerektigini dusunuyorsunuz. Ben biraz da bu yuzden, biraz da kitabin isminin kaybedecek hicbirseyi olmayan birinin macerasina davetiye gibi olmasindan dolayi okumaya basladim. Itiraf edeyim biraz da Aylak Adam romanini animsatti.

Kulagimda Goksel’in yeni albumu, elimde bu kitap inanin okuma isteginden dolayi uyuyamadim. Bence cok guzel bir ikili olusturuyorlar. Kitabi okurken hep sonunun boyle olmayabilecegi, aslinda bunun karakterin kafasindaki hayali dunyadan bir sahne oldugu dusuncesi olusuyor ama oyle degil. Kitap gercekten boyle bitiyor. Kitap icinde turkiye’nin carpik duzenine, basimizdaki belalara da gondermeler yapiyor. Tavsiye ediyorum okuyun.

 Not: Burada daha detayli bir anltim var sanki. Ben bunu yazarken gordum belki goz atmak istersiniz.